Eğitimci - Yazar
mustafa.aksoyy@outlook.com
Bazen el ele gezen sıcak bir çift gördüğümüzde, bazen çocuğunu parka getirmiş bir ebeveynin ona attığı o sessiz, sahiplenici bakışta, bazen ise dostlarla oturulan kalabalık bir masada içimize tuhaf bir his çöker. O ebeveynin bakışında öylesine sarsılmaz bir aidiyet ve güven vardır ki; çocuk daha kelimeleri bile bilmeden bu dünyada asla bir başına olmadığını anlar. Ama o an o çemberin dışındaysan, kendini uzay boşluğunda kaybolmuş, yörüngesini kaybetmiş bir uydu gibi hissedersin. Herkes rolünü çok iyi biliyordur, herkes repliklerini hiç zorlanmadan söylüyordur ama sen o devasa sahnenin ortasında, ne yapacağını bilmeden öylece kalakalırsın. Çevrendeki insanların dilini, ritmini, o birbirlerine verdikleri güvenin kodlarını bilirsin bilmesine ama o akışta hep dışarıda kalırsın.
Bu sahipsizlik ve ait olmama hissi, bazen otogarlarda ya da tren garlarında düşer insana. Çünkü oradasındır ama seni ne uğurlayan birisi vardır ne de karşılayan. Yapayalnızsındır. Perondaki diğer gözler, birazdan gelecek biriyle tamamlanmak için ani bir mutluluğu bekler gibi bakarken, sen o manzarayı uzaktan izleyen hayalet gözler olursun. İşte o hayalet gözler, tam olarak benim. Birileri kavuşurken ya da ayrılırken yaşanan o yoğun his dalgası, senin hiçbir yere ait olmama gerçeğini yüzüne çarpar. O an anlarsın ki yalnızlık, etrafta iletişim kuracak kimsenin olmamasından çok daha ötedir; insanın dünyaya, başkalarına ve en acısı, kendi kendine bile ait hissedememesidir.
İnsanın kendi gövdesinde bile bir misafir gibi hissettiği bu derin sızı, aslında felsefe tarihinin de yüzyıllardır anlamaya çalıştığı o büyük insanlık trajedisidir. Schopenhauer ve Nietzsche gibi düşünürler, tam da bu uyumsuzluk hissinden kaçmak için yalnızlığı yüceltmiş, onu kalabalıkların tektipleştirici baskısından bir kurtuluş kapısı olarak görmüşlerdir. Schopenhauer’a göre insan ancak yalnız kaldığında gerçekten kendisi olabilir. Nietzsche için de yalnızlık, insanın kendi değerlerini üretebilmesi için ihtiyaç duyduğu o zorunlu mesafedir. Onların gözünde bu bir mahrumiyet değil, asil bir tercihtir. Haklılık payları var elbette; büyük fikirler, sarsıcı sanat eserleri hep o sessiz inziva anlarında filizlenir. Ancak bu bakışın da can yakan bir sınırı vardır: İnsan sadece düşünen bir zihin değil, aynı zamanda bağ kurmaya programlanmış sosyal bir canlıdır. Kendini dünyadan tamamen koparan insan, özgürleşmek yerine zamanla bir yere ulaşmayan o zihinsel labirentlerin içinde kaybolur.
İşte Franz Kafka’nın hayatı boyunca içini kemiren o meşhur çelişki de tam bu sınır çizgisinde belirginleşir. Kafka günlüklerinde, yazabilmek için "bir ölü gibi" yalnız kalmaya, mutlak bir sessizliğe ihtiyaç duyduğunu söyler; yalnızlığı adeta kutsar. Ama diğer taraftan, hayatı boyunca yazdığı o upuzun, sancılı mektuplarda deli gibi anlaşılma, görülme ve bir kadının elini tutup o güvenli aile çemberine dahil olma arzusuyla kıvranır. Yani hem yalnızlığın o korunaklı sessizliğine muhtaçtır hem de o sessizliğin içinde kimsesizlikten boğulur. Bir yandan o parktaki ebeveyn gibi, o perondaki sevgililer gibi o güvenli bağın içine girmek ister; diğer yandan da kendini açmanın getirdiği o kırılganlıktan, incinmekten korkar. Kendimizi korumak, yara almamak için ördüğümüz o görünmez duvarlar, bir süre sonra bizi hayatın kendisinden de koparmaya başlar.
Albert Camus, bu iki kutup arasındaki çaresizliği ressam Jonas’ın hikayesiyle sembolize eder. Kendini dünyadan ve insanlardan tamamen soyutlayan ressamdan geriye sadece boş bir tuval kalır. Tuvalin üzerinde titrek, aceleci bir el yazısıyla tek bir kelime karalanmıştır; fakat harfler birbirine öyle girmiştir ki kelimenin solitaire (yalnız) mi yoksa sadece tek bir harf farkıyla solidaire (dayanışma içinde) mi olduğu bir türlü seçilemez. Camus, bizi o küçücük harf farkının muğlaklığıyla baş başa bırakır. Kendi içimizde yapayalnızızdır ama diğer taraftan, başkalarının gözündeki o sahiplenici yansıma olmadan da kim olduğumuzu asla tam olarak tanımlayamayız.
Bugün kronik yalnızlık dediğimiz şey de etrafta insan olmamasından değil, işte bu kök salamama, o sarsılmaz güveni hiçbir yerde bulamama probleminden beslenir. Dünyayı ve insanları birer hayal kırıklığı ihtimali olarak görmeye başladığımızda, daha ilişki başlamadan geri çekiliriz. Oysa bu yalnızlık hissi, sadece bir boşluk değil; aynı zamanda bir uyarıdır. Nerede eksildiğimizi, nerede temas kuramadığımızı hatırlatan şefkatli bir sızı.
Günün sonunda insan ne tamamen tek başına yaşayabilen ne de kalabalıkların içinde eriyip yok olabilen bir varlıktır. Kimi zaman yalnızlık bizi büyüten, iç sesimizi duymamızı sağlayan sakin bir limandır; kimi zaman da o garlardaki hayalet gözlerle beklediğimiz, hiçbir yere varmayan koridorlara dönüşür.
Belki de mesele yalnızlıktan bütünüyle kurtulmak değildir. Çünkü insanın içinde, en kalabalık anlarında bile kapanmayan küçük bir yalnızlık odası vardır. Asıl mesele, o odanın kapısını dış dünyaya tamamen kapatmamaktır.
Hepimiz zaman zaman o görünmez duvarın ardında kalırız. Bir çiftin sessiz mutluluğuyla, bir ebeveynin çocuğuna attığı güven dolu bakışla ya da dostların arasındaki o doğal aidiyetle uzaktan bakarız. Fakat insanı ayakta tutan şey, o duvarın hiç var olmaması değil; bazen bir bakışla, bazen bir sözle, bazen de beklenmedik bir karşılaşmayla aşılabileceğine dair umudunu kaybetmesidir.
Çünkü insan, kendi içine ne kadar çekilirse çekilsin, en sonunda başka bir insanın kalbinde yankı bulmak ister. Ve belki de hayat dediğimiz şey, o yankıyı aramaktan ibarettir.
Yorumlar