
İnsanlık, kendi aynasına bakmayı unuttu. Bir zamanlar vicdanın sesiyle şekillenen kalpler, bugün çıkarın gürültüsünde sağır oldu. Doğru ile yanlış arasındaki o ince çizgi silikleşti; geriye sadece “bana ne kazandırır?” sorusu kaldı.
Eskiden birinin acısı, diğerinin yüreğinde yankı bulurdu. Şimdi ise acılar sıradanlaştı, gözler alıştı, kalpler katılaştı. Bir çocuk ağladığında dünya dururdu; şimdi binlerce çocuğun gözyaşı, bir haber başlığı kadar kısa ömürlü. İyilik, sessiz bir erdem olmaktan çıkıp gösterişin aracı oldu. Yardım edenler değil, yardım ettiğini gösterenler alkışlanır hale geldi.
İnsan, kendine yabancılaştı. Değerler pazarlık konusu oldu; dürüstlük, sadakat, merhamet… Hepsi zamana ve çıkarın yönüne göre eğilip bükülen kavramlara dönüştü. Artık kimse “doğru olan ne?” diye sormuyor, “işime gelen ne?” diye soruyor.
Vicdan… Bir zamanlar en güçlü rehberdi. Şimdi ise susturulmuş bir ses, bastırılmış bir hatıra gibi. Kalabalıkların içinde yalnızlaşan ruhlar, kendi içlerindeki o sesi duymamak için daha çok gürültüye sığınıyor. Çünkü vicdan konuştuğunda, insan kendisiyle yüzleşmek zorunda kalır.
Belki de en acısı şu: İnsanlık, bu çöküşü fark ettiği halde kabullenmiş gibi yaşıyor. Sanki her şey normalmiş gibi devam ediyor. Oysa normal olan, bu değildi. Normal olan, bir insanın diğerine zarar vermeden yaşayabilmesiydi. Normal olan, iyiliğin karşılık beklemeden yapılmasıydı.
Ama hâlâ geç değil. Çünkü vicdan tamamen yok olmaz, sadece üzeri örtülür. Bir gün, bir yerde, bir insanın içindeki o ses yeniden yükseldiğinde; belki de bu karanlık, yerini yeniden insan olmanın ışığına bırakır.
Yorumlar