Reklam
Reklam

Sun Tzu ve Savaş Sanatı Üzerine Mülahazalar

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Mustafa AKSOY

Eğitimci - Yazar
mustafa.aksoyy@outlook.com

Kitapla tanışıklığım pek  yeni değil. İlk okumamın üzerinden aşağı yukarı on beş yıl geçmiştir. O yıllarda kitap okuma konusunda kendime göre  bir ritüelim vardı; beş benzemezi eşleştirirdim desem yeridir. Kalın bir kitap okuyorsam yanına ince, çerezlik bir şey alırdım. Bir romanın yanında felsefe, tarih ya da daha çok bilgi ağırlıklı başka bir kitap olurdu. Savaş Sanatı da o zamanlar bu kafada olduğum bir dönemde elime geçti.
Kitabı bitirdiğimi hatırlıyorum. Ama kitap bana ne bir şey hayal ettirdi ne de öyle ufkumu falan açtı. Okudum, bitti, diğer kitapların arasına fırlatıldı. Hatrımda kalan bir şey yoktu açıkçası. Ama kitabın bu kez ne anlatmaya çalıştığına dair bir fikrim var en azından. Bir kitapla, filmle, hatta bir müzikle zamanında karşılaşmış olsak bile o anki kafa yapımız yüzünden elimizden kayıp gidebiliyor; bazen de aynı kafa yapısı yüzünden fazlasıyla önem atfedebiliyoruz. Yıllar sonra aynı şeyi önüme koyduğumda kıymetini  anladım ya da O kadar da atla deve değilmiş. diyebiliyoruz.
Bu kez kitabı okuyup bir kenara fırlatmadım. Beğendiğim yerlerin altını bir güzel çizdim, yıldızlar koydum; bir bölüm bana başka bir olayı anımsattıysa sayfanın boşluğuna onu yazdım. Kitap bitince dönüp bir tur daha okudum. Tarihi olaylar, yıllar önce izlediğim filmler ve diziler, savaşla uzaktan yakından ilgisi olmayan gündelik şeyler birbirine karışmaya başladı. KPSS tarih sağ olsun bazı savaşlar, bozgunlar ve komutanlar bol bol aklıma geldi.
Tarihteki her akıllıca hamleyi Sun Tzu bunu taa iki bin beş yüz yıl önce söylemiş. diye kitaba bağlama gibi bir amacım yok. Benim ilgimi çeken, başka zamanlarda birbirlerinden habersiz toplulukların benzer şartlarda benzer kanılara varması oldu.
Kitap on üç bölümden oluşuyor. İlk okuyuşumda kitabın  içeriği muhtemelen benim için eski çağlardan kalma demode savaş taktiklerinden fazlası değildi ki kafamda bir şey kalmamış. Bu defa bazı cümlelerin savaş meydanından çıkınca da bir şeyler söylediğini düşündüm. Belki benim hüsnükuruntumdur, bilemiyorum.
Sun Tzu hakkında bildiğimiz pek fazla bir şey yok ve bunların doğruluğu da tartışmalı. Hayatına dair anlatılanların ne kadarının tarih, ne kadarının sonradan eklenen efsaneler olduğu meçhul. Çinli tarihçi Sima Qian'ın aktardığı bir olay var ama ben bunu çok sevdim; bu yazıda anlatmasam yazı noksan kalırdı.
Wu hükümdarı Helü, Sun Tzu'nun savaş konusunda yazdıklarını okuyor ve söylediklerinin gerçekten uygulanıp uygulanamayacağını görmek istiyor. İşi biraz çirkinleştirip saraydaki kadınlarla bile bunu yapıp yapamayacağını soruyor. Sun Tzu onaylıyor ve saraydan yüz seksen kadın getiriliyor. Kadınları iki gruba ayırıp hükümdarın en sevdiği iki cariyeyi başlarına geçiriyor. Hükümdar açısından işlerin birazdan tatsızlaşacağı yer burası ama kendisi henüz bilmiyor.
Sun Tzu sağa, sola, öne ve arkaya dönmeyi anlatıyor. İşi garantiye almak için hangi tarafın sağ, hangi tarafın ön olduğunu bile açıklıyor. Davullar çalıyor, emir veriliyor. Kadınlar basıyor kahkahayı. Sun Tzu kızmıyor, gayet sakin. Emirler açık değilse ve asker ne yapacağını anlamadıysa kusurun komutanda olduğunu söylüyor ve her şeyi bir daha anlatıyor. Davullar yeniden çalıyor. Kadınlar yine gülüyor.
Bu defa iş değişiyor tabii. Emirler anlaşılmamışsa suç komutandadır; açıkça anlatılmasına rağmen yerine getirilmiyorsa suç subaylardadır. Subaylar kim peki? Hükümdarın en sevdiği iki kadın. Sun Tzu iki kadının idam edilmesini emrediyor. Hükümdar doğal olarak telaşlanıyor. Hemen haber gönderip artık Sun Tzu'nun askeri yeteneğini anladığını, bu kadınlar olmadan yediği yemeğin bile tadını alamayacağını söyleyerek infazdan vazgeçmesini istiyor. Kibarca “Tamam, anladık, adamsın; yeter ki benim kadınlara dokunma.” demeye getiriyor.
Ama Sun Tzu dediğim dedik bir adam, geri adım atmıyor. Komutan olarak görevdeyken hükümdarın her emrini yerine getirmek zorunda olmadığını söyleyip iki kadını oracıkta idam ettiriyor. Yerlerine başkalarını geçirip talimi yeniden başlatıyor. Bu kez tahmin edeceğiniz üzere herkesin gülesi kaçıyor.
Hikayenin gerçekten böyle yaşanıp yaşanmadığı başka tarafa ama anlattığı şey kitabın komutanlık anlayışına cuk diye oturuyor. Benim özellikle takıldığım yer idam kısmından öncesi. Sun Tzu ilk seferde askeri suçlamıyor. Emir anlaşılmadıysa önce komutana bakıyor.Bu bugün için bile göz ardı edilecek bir düşünce midir ? Bir öğretmen bir şeyi anlatıyor ve sınıfın yarısı anlamıyorsa anlamayan yarımlık kısmın her birinde zihinsel yetersizlik var denemez. Yönetici çalışanına yarım yamalak, sınırları belli belirsiz bir iş buyurup sonuç istediği gibi çıkmayınca küplere biniyorsa önce bir kendi anlattığına bakmalı.
Cariyeler meselesinin açtığı kapılardan biri de disiplin ve kuvvet muhabbeti. Kitapta özellikle takıldığım bir düşünce vardı. Cümleyi birebir hatırlamıyorum ama söylediği aşağı yukarı şöyle bir şeydi: Ordu doğru yönetildiğinde korkak olan geri çekilemez, cesur olan da kafasına göre öne atılamaz. Cümlenin cesur asker tarafı bayağı hoşuma gitti. Cesaretine güvenip öne atılan adam da ordu için sorun. Yanındaki yüz kişiyi peşinden sürükleyip yanlış zamanda saldırıya geçiriyorsa o cahil cesaretinin kimseye faydası yok. Büyük bir orduyu tek bir insan gibi hareket ettirme fikri burada vücut buluyor.
Balkan Savaşları'nı verelim olumsuz örnek olarak. Osmanlı ordusunun uğradığı hezimeti tek sebebe elbette bağlayamayız. Seferberlik, ulaşım, ikmal ve komuta sorunları zaten ağır. Bir de ordunun içine kadar giren siyaset var. Alaylı-mektepli ayrılığı, subaylar arasındaki kamplaşmalar, ideolojik çatışmalar. Düşman karşınızda ama içeride çarşı pazar hayli karışık. Ordunuz yüz bin kişi olabilir; ama herkes başka telden çalıyorsa yüz bin kişinin aynı yerde bulunması ile yüz bin kişilik bir orduya sahip olmak tamamen farklı şeyler.
Bunun için illa ordu da gerekmiyor. Bir iş yerinde herkes başına buyruk davranıyorsa en yetenekli insanları aynı binaya doldurmak iyi ekip kurmakla iş  bitmiyor.Bunun çok örneği var.
Savaşın bir de pek gösterişli olmayan tarafı var. Biz savaş tarihini hücumlar, kılıçlar, toplar ve büyük komutanlar üzerinden okuyoruz. Kimse ordunun ekonomik maliyet hesabını dinlemek istemiyor. Yeterli yiyecek var mı, yol ne durumda, asker ne kadar yorgun, savaş uzarsa bilançosu ne olacak? Tahmin edeceğiniz üzere bunlardan biri aksadığında zafer hayalinin sonu yenilgi olur.
Sarıkamış Harekatı'nı düşünelim. Sarıkamış hakkında birkaç cümle okuyup kimin neyi yanlış yaptığına dair hüküm vermek bana düşmez. Savaşın sonucu zaten yeterince ağır. Dondurucu soğuk, kar, tipi, yüksek rakım, açlık, yorgunluk, hastalık, haberleşme ve ikmal sıkıntıları içinde binlerce insanın verdiği bir hayatta kalma mücadelesi...
Yüksekte ve alçakta bulunmak, güneşin konumu gibi kitapta bulunan konuşlanma bölümüne gelince bu kez Yüzüklerin Efendisi İki Kule'deki Miğfer Dibi sahnesi geldi aklıma. Gandalf ve Rohirrim süvarileri şafakta yüksek bir yamaçta beliriyor. Aşağıda Uruk-hailer mızraklarını öne sürmüş beklerken süvariler tepeden inmeye başlıyor ve güneş arkalarından doğuyor. Filmi yıllar önce izlerken “Gandalf yetişti, adamları kurtardı.” diye bakmışım. Savaş Sanatı'nı yeniden okuyunca başka tarafı gözüme battı: Yamaç ve doğan güneş de hücumun bir  parçası.
Değişen şartlara uyum konusunda bizim tarihimizdeki sahte ricat örnekleri oldukça güzel. Malazgirt bunun en bilinenlerinden. Türk süvarileri geri çekiliyormuş gibi yapıyor, Bizans kuvvetleri de buna kanıp peşlerinden ilerledikçe düzen bozuluyor. Burada Sun Tzu örnek alınmış diyemeyiz tabi ki; Türklerin sahte ricat taktiği zaten çok eski.
İşin trajikomik tarafı aynı taktiğin yıllar sonra dönüp sizi de bulabiliyor olması. Kösedağ'da Moğolların geri çekilmesini fırsat bilen Selçuklu öncü kuvvetlerinin peşlerine düşmesi ve ana birlikten uzaklaşması gibi. Bir dizide duyduğum, tam kelimesi kelimesine hatırlamadığım bir söz geliyor aklıma: Avcı ne kadar tuzak biliyorsa ayı da o kadar yol bilir hesabı. Siz bir hileyi biliyorsunuz diye karşı taraf bilmiyor değil. Hatta sizin bildiğinizi bilip ona göre başka bir numara çekmesi de olası.
Bir yöntem dün işe yaradı diye bugün de yarayacak diye bir şey yok. Hele karşınızdaki de düşünebilen, öğrenebilen ve sizi gözleyen biriyse hiç yok. Malazgirt'te peşinizden koşturduğunuz adamın yerinde Kösedağ'da kendinizi bulabiliyorsunuz.
Sun Tzu'nun kendini ve karşındakini tanıma meselesi savaş meydanından çıkınca da anlamını tamamen kaybetmiyor. Kimin neye öfkelendiğini, neyin onu harekete geçirdiğini, nerede inat ettiğini bilmek insan ilişkilerinin de bir parçası. Birini sertçe uyarırsınız toparlanır, başka biri aynı uyarıyla tamamen kopar. İnsanı tanımadan insan yönetmeye çalışmanın sonu pek iyi olmuyor.
Ama aynı hesabı kendimize de yapmamız gerek. Sizin hangi damarınıza basılınca kan beyninize sıçrıyor? Hangi lafı duyunca kayışı koparıyorsunuz? Karşınızdakinin zayıf noktanızı aramasına gerek bırakmadan kendinizi nerede afişe ediyorsunuz?
Sun Tzu, askerlerin içine düştüğü şartlara göre davranışlarının değişeceğini de anlatıyor. Kaçacak yeri kalmayan askerle arkasında güvenli bir yol bulunan asker aynı istekle savaşmıyor. Bizdeki biraz kaba tabirle ölmüş eşek kurttan korkmaz hesabı gibi. Kaybedecek bir şeyi kalmayan insanın korkusu da azalabiliyor.
Bu yüzden karşınızdakini tamamen köşeye sıkıştırmak her zaman sandığınız kadar parlak bir fikir olmayabilir. İnsanlara hiçbir çıkış yolu bırakmadığınızda teslim olacaklarını düşünüyorsunuz; ama işte bazen kazın ayağı öyle olmuyor.
Kitabın sonundaki Casuslar kısmı ise aradan geçen iki bin beş yüz yıla rağmen pek yabancı gelmiyor. Sun Tzu'nun mantığı gayet düz: On binlerce insanı savaşa götürmek için servet harcayıp düşmanın ne yaptığını öğrenmeye para harcamaktan kaçınmak akıl karı değil. Üstelik casusluğu yalnızca bilgi toplamak olarak görmüyor; ayrıca yanlış bilgiyi karşı tarafa yaymak da var .
Normandiya'da Müttefikler sahte birlikler, yanıltıcı telsiz trafiği ve maket araçlarla Almanları çıkarmanın başka yerde olacağına inandırmaya çalışıyor. Olmayan bir ordu yaratıyorlar ve Almanlar o olmayan orduya karşı gerçek asker tutuyor. Fiziken olmayan bir şey gerçek sonuç üretiyor.
Da Vinci's Demon's dizisinde yıllar önce izlediğim bir sahne de bunu anımsatıyor. Leonardo Floransa'nın savunması için çalışıyor. Karşı taraf uzakta duran devasa bir savaş makinesini görüyor ama çalışıp çalışmadığından emin değil. İki tarafın komutanları arasında bunun üzerine bir tartışma yaşanıyor. Leonardo çıkıp aynı makinenin küçük bir örneğini çalıştırarak neler yapabileceğini gösteriyor. Küçüğü bunu yapıyorsa büyüğü ne yapar? Karşı tarafın gözü korkuyor ve geri çekiliyor.
İşin en güzel ve komik tarafı, o devasa ölüm makinesi çalışmıyor bile. Bildiğin maket.
Leonardo'nun büyük makinenin çalışmasına ihtiyacı yok; karşı taraf çalıştığına inanıyor ve gerisini kendi kafasında tamamlıyor. Doğal olarak diziyi gerçek tarih diye size sunamam. Benim hoşuma giden tarafı aldatma fikrini bu kadar güzel göstermesi.
Bütün bunların sonunda beni tekrar savaşmadan kazanma düşüncesine götüren bir taraf var. Bir savaş kitabından insan daha fazla savaş bekliyor ama Sun Tzu mümkünse düşmanı savaşmadan boyun eğdirmeyi daha üstün görüyor. İki bin beş yüz yıl önce yaşayan, asıl işi savaşmak olan bir insana göre hayli insancıl gibi. Ama adamı hemen hümanist bellemeyelim; derdi muhtemelen ölümler olmasın değildi. Savaş pahalı. İnsan, zaman ve kaynak kaybediyorsunuz. Kazandığınız yerde bile elinizde enkaz kalabiliyor.
İkili ilişkilerde bunun daha küçük ve bazen komik hallerini yaşıyoruz. İnsan bir tartışmayı kazanmak için öyle uğraşıyor ki karşısındakini susturuyor, eski defterleri açıyor, on yıl önce söylenmiş lafı zihninin derinliklerinden çıkarıp kontra yapıyor.
Tamam, kazandın bu turu. Uzadı mı boynun?
O insanla yarın aynı evde yaşayacaksan zaferin tadı damat kahvesine dönüyor. Sun Tzu'nun eş tartışmalarına çözüm kitabı yazmadığı besbelli. “Eşinizle tartışırken düşmanın ikmal yollarını kesin.” gibi bir sonuç çıkarırsak olay çirkinleşir. Ama her çatışmaya girmenin, her tartışmayı sonuna kadar götürmenin bir maliyeti olduğunu görmek için ordu yönetmeye pek gerek olmadığını yaşadıkça görüyoruz .
Her lafa cevap yetiştirmek zorunda değiliz. İnsan bazen haklı olduğu mücadeleye bile girmeyebilir; kazanacağı şey harcayacağı zamana ve sinire değmiyordur. Hangi kavgaya gireceğini seçmek de saksıyı çalıştırmanın bir parçası.
Herkesi düşman, her konuşmayı mücadele, her ilişkiyi strateji olarak gören insanın hayatı çekilmez olur. Ama Sun Tzu savaş üzerine yazarken sürekli insanla uğraştı: korkan, öfkelenen, kibirlenen, yorulan, acele eden, kandırılan, başıboş bırakılınca dağılan, iyi yönetildiğinde birlikte hareket edebilen insanla.
Bilmekle yapmak arasında da mesafe çok  fazla.Hepimiz öfkeliyken karar vermemek gerektiğini biliyoruz, yine veriyoruz. Karşımızdakini küçümsememek gerektiğini biliyoruz, yine küçümsüyoruz. Hazırlıksız girmenin kötü fikir olduğunu biliyoruz, yine son dakikaya bırakıyoruz. Aynı numaraya ikinci kez düşmememiz gerektiğini biliyoruz; ama bazen defalarca aynı hataları yapıyoruz.
Sun Tzu'nun hangi savaşı  kazandığından daha ilginç gelen şey kitabının akibeti. Devletler yıkılmış, sınırlar değişmiş, savaş arabalarının yerini tanklar, davulların yerini telsizler almış. Casusun yanına uçak, uydu ve bilgisayar eklenmiş. İncecik kitap hala piyasada guncelliğini koruyor.
Benim ilk okumamla şimdiki okumam arasındaki fark da burada çıktı ortaya. On beş yıl önce önümde eski Çin'den kalmış ince bir savaş kitabı vardı. Okudum, bitirdim, kenara koydum. Bugün aynı sayfalarda tarih derslerinden aklımda kalmış savaşlar, izlediğim diziler, filmler ve gündelik hayatta karşılaştığım bir sürü şeyi buldum ben.
Kitap bana önceden  de dediğim gibi hayatın sırrını vermedi. Ufkum açıldı mı, onu da bilmiyorum. Ama bu kez daha iyi çakozladığım kesin. Bir on beş yıl daha geçer de kitabı yeniden açarsam bugün üç yıldız koyduğum bir yere bakıp “Ben bunu niye bu kadar abartmışım?” der miyim, şimdi es geçtiğim bir cümlenin karşısına oturup yarım saat düşünür müyüm, bilmiyorum.
İlk okumada pek bir şey çakozlamamışım. İkincide durum biraz daha iyi. Üçüncüsüne daha on beş yıl var.

begendim
0
Begendim
bayildim
1
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar