
Okullar sadece eğitim verilen yerler değil, bir toplumun geleceğinin şekillendiği en güvenli alanlar olmalıdır. Ancak artan şiddet olayları, artık eğitim çalışanlarının ve öğrencilerin can güvenliğinin ciddi şekilde tehdit altında olduğunu açıkça göstermektedir.
Son yıllarda eğitim kurumlarından gelen haberleri okudukça insanın içi daralıyor. Bir zamanlar güvenin, saygının ve huzurun simgesi olan okullar artık giderek daha fazla şiddet haberleriyle anılıyor. Oysa bir okul, sadece ders yapılan bir yer değildir; bir toplumun geleceğinin inşa edildiği en kutsal alanlardan biridir.
Ne zaman öğretmen maaşları konuşulsa, tatiller gündeme gelse, toplumun birçok kesiminden yorumlar yükselir. Herkesin söyleyecek bir sözü olur. Ancak konu öğretmenlerin ve eğitim çalışanlarının can güvenliği olduğunda, aynı gür seslerin bir anda kısıldığını görmek düşündürücü değil mi?
Bugün sınıfta tahtanın başında duran öğretmen, sadece bir eğitimci değildir. O sınıfta sizin evladınızın geleceği, karakteri ve hatta güvenliği vardır. Bir öğretmenin ya da herhangi bir eğitim çalışanının kendini güvende hissetmediği bir ortamda sağlıklı bir eğitimden söz etmek mümkün değildir. Korkunun olduğu yerde ne bilgi kök salar ne de güven büyür.
Artan şiddet olayları yalnızca öğretmenlerin sorunu değildir. Bu mesele, velilerin, öğrencilerin, yöneticilerin ve toplumun tamamının ortak sorunudur. Çünkü şiddetin girdiği bir okulda sadece öğretmen zarar görmez; eğitim zarar görür, gelecek zarar görür.
Bugün bir eğitim çalışanına yönelen şiddet karşısında sessiz kalırsak, yarın aynı ortamda çocuklarımızın nasıl bir eğitim alacağını düşünmek zorundayız. Velilerin, toplumun ve yetkililerin bu konuda daha güçlü bir duruş sergilemesi artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Tam da bu noktada uzun süredir dile getirilen taleplerin aslında ne kadar hayati olduğu daha net anlaşılıyor. Okulların güvenliğinin tesadüflere bırakılmaması gerektiği artık herkes tarafından kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Türkiye genelinde birçok okulda kadrolu güvenlik görevlisinin bulunmaması ciddi bir güvenlik zafiyetidir. Her okulun girişinde bir güvenlik görevlisinin bulunması artık bir lüks değil, zorunluluktur.
Sadece güvenlik görevlisi de yetmez. Okul giriş ve çıkışlarının kontrol altına alınması, okul çevrelerinde düzenli güvenlik denetimlerinin yapılması ve riskli durumlara karşı önleyici tedbirlerin artırılması gerekir. Çünkü şiddet olduktan sonra konuşmak kolaydır; asıl mesele, o şiddetin yaşanmamasını sağlamaktır.
Bir diğer önemli konu ise caydırıcılık meselesidir. Son dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen Öğretmenlik Meslek Kanunu, eğitim çalışanlarının korunmasına yönelik önemli bir adım olarak görülmelidir. Bu düzenleme ile öğretmenlere yönelik şiddetin daha ağır yaptırımlarla karşılanmasının önü açılmış olması, devletin bu konuda irade ortaya koyduğunu göstermesi açısından kıymetlidir. Ancak burada unutulmaması gereken önemli bir husus vardır: Okullarda sadece öğretmenler değil, memurundan hizmetlisine, güvenlik görevlisinden idarecisine kadar birçok eğitim çalışanı aynı riskleri paylaşmaktadır. Bu nedenle getirilen yasal korumaların kapsamı tüm eğitim çalışanlarını içine alacak şekilde genişletilmeli ve sahadaki herkes kendini güvende hissedebilmelidir.
Öte yandan, atılan bu adımlar önemli olmakla birlikte, sahada yaşanan olaylar bize gösteriyor ki caydırıcılık adına alınan önlemler henüz istenilen seviyeye ulaşmış değildir. Şiddet olaylarının devam ediyor olması, uygulamadaki eksikliklerin ve önleyici tedbirlerin daha da güçlendirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü eğitim çalışanına yönelik şiddet, sadece bir kişiye değil, doğrudan topluma yönelmiş bir saldırıdır ve bu saldırılara karşı verilen mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesi şarttır.
Bugün şiddetin sadece okul kapısında başlamadığını da görmek zorundayız. Çocuklarımızın ve gençlerimizin günün büyük bir bölümünü geçirdiği dijital ortamlar, onların davranış biçimlerini doğrudan etkilemektedir. Dünyanın bazı ülkelerinde 16 yaşından küçük çocukların sosyal medya kullanımına yönelik kısıtlamalar getirilmesi, bu tehlikenin ciddiyetinin fark edildiğini göstermektedir. Çünkü kontrolsüz sosyal medya kullanımı, şiddeti normalleştiren içeriklere ulaşımı kolaylaştırmakta ve gençlerin ruh dünyasını olumsuz yönde etkileyebilmektedir.
Aynı şekilde, şiddet içerikli dijital oyunların da denetimsiz biçimde çocukların hayatına girmesi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir başka konudur. Elbette teknoloji hayatın bir gerçeğidir ve doğru kullanıldığında faydalıdır. Ancak yaş sınırı gözetilmeyen, içeriği denetlenmeyen ve sürekli şiddeti ödüllendiren oyunların küçük yaşlardaki bireylerin davranışlarını etkilemeyeceğini düşünmek gerçekçi değildir. Bu nedenle sosyal medya kullanımına getirilen kısıtlamalar gibi, şiddet içerikli oyunların da yaş gruplarına göre sınırlandırılması ve denetlenmesi artık bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Ayrıca unutulmaması gereken bir gerçek daha var: Şiddet sadece fiziksel değildir. Psikolojik baskı, tehdit ve korku ortamı da eğitim ortamını zehirler. Bu nedenle okullarda rehberlik ve psikososyal destek hizmetlerinin güçlendirilmesi, hem öğrenciler hem de eğitim çalışanları için hayati öneme sahiptir.
Bugün geldiğimiz noktada artık şu gerçeği açıkça görmek zorundayız: Bu yaşananlar münferit değil, yapısal bir sorunun sonucudur. Ve yapısal sorunlar, ancak kararlı ve bütüncül adımlarla çözülebilir.
Okulların güvenliğini sağlamak sadece fiziki tedbirlerle sınırlı değildir. Aynı zamanda toplumsal bir bilinç meselesidir. Öğretmene ve tüm eğitim çalışanlarına duyulan saygının yeniden güçlenmesi, şiddetin normalleştirilmesine karşı ortak bir tavır alınması gerekir. Çünkü saygının olmadığı yerde eğitim eksik kalır.
Unutmayalım, o sınıfta sadece bir öğretmen yok.
Orada bir toplumun yarını var.
Ve biz sustukça, gerçekten de şu soruyu kendimize sormak zorundayız:
Sessiz kaldıkça sıra kime gelecek?
Ümit KURT
Teç-Sen Diyarbakır İl Başkanı
Eğitim Çalışanı
Yorumlar