Reklam
Reklam

Sadeliğin Zarafeti

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Mustafa AKSOY

Eğitimci - Yazar
mustafa.aksoyy@outlook.com

"Bir şey ne kadar bağırıyorsa, aslında o kadar dikkat çekmeye çalışıyordur."

Yüksek sesle konuşanlar, iddialı sözler söyleyenler, her fırsatta kendinden bahsedenler. Bazen hepsinin arkasında aynı telaş varmış gibi geliyor bana; Görünür olmak, fark edilmek, bir şekilde kabul görmek.Eskiye dönüp baktığımda aklıma takılan bir şey var. Çok daha az kıyafete, çok daha az eşyaya sahip olduğumuz zamanlardı. Ama o az olanın kıymeti başkaydı. Amansız pazarlıklarla ebeveynlerimizin bize aldığı yeni kıyafetler nasıl da heyecanlandırırdı bizi. Yeni bir kalemi özenle kullanır, bozulan bir oyuncağı ise elimizden geldiğince tamir ederdik. Sahip olduklarımız azdı ama onlarla bağımız güçlüydü. Şimdi eskisinden çok daha fazlasına sahibiz fakat nedense hiçbir şey yetmiyor.

Çünkü artık yalnızca nesneler değil, insan da kendi hayatını bir vitrine dönüştürüp sergiliyor. "sade" bir Türk kahvesinden çok, sırf kadraja daha iyi oturuyor diye içeriği hakkında bir fikrimizin olmadığı içecekler sipariş eder olduk. Sokaktaki tekir kedi görmezden gelinirken sırf bir prestij göstergesi sayıldığı için cins kedilere küçük servetler dökülüyor. Kumaşın dokusu ya da içinde nasıl hissettiğimiz değil, üzerindeki logonun ne kadar uzaktan seçildiği belirliyor tercihlerimizi. Yaşamakla yaşadığını kanıtlama arasındaki çizgi günden güne silikleşiyor.

Teknolojiyi ya da çağın getirdiklerini toptan suçlamak değil derdim. İnsan sevdiği bir şeyi paylaşabilir, güzel bir eşyaya sahip olmak isteyebilir. Asıl mesele, bunların bir tercih olmaktan çıkıp mecburiyete dönüşmesi. İnsan yaşadığını sürekli başkalarına gösterme ihtiyacı duyuyorsa, bir süre sonra hayatı yaşamayı bırakıp sahnelemeye başlıyor.

Oysa sadelik sadece gösterişin karşıtı ya da bomboş duvarlardan, az eşyalı evlerden ibaret bir şey değil. Bunlar olsa olsa dışarıdan görünen kabuğu. Bir insanın evi son derece sade olabilir ama dili yorucu, kibri taşıyamayacağınız kadar ağır olabilir. Sadelik eşyada değil, önce insanın duruşunda başlıyor. Gerektiği kadar konuşabilmekte, gerektiği kadar görünmekte... Kendi ölçüsünü bulabilmekte. Çünkü insanın taşıdığı eşya değil, taşıdığı karakter zarafetini belirliyor.

İletişimde de aynı şey geçerli. Sade konuşmak; sığ ya da az konuşmak değil, fikri gereksiz kelimelere boğmadan duru bir şekilde aktarabilmektir. Basitlik ile sadelik aynı şey değildir. Basitlik yüzeyde kalabilir; sadelik ise gereksiz olan ayıklandıktan sonra geriye kalan özdür.

Bukowski'nin süssüz, filtresiz cümlelerinin yıllardır eskimemesi bundandır. Mesele süslü ya da zor yazmak değil; söylenmesi gerekeni tam kararında söyleyebilmektir.

Bunu yalnızca insan ilişkilerinde görmüyoruz. İyi bir mimari de böyledir; gözü yormaz. İyi bir müzik de kulağı tırmalamaz. Bir eseri unutulmaz yapan, notaların çokluğu değil, yerini bulmuş olmasıdır. Sanırım hayat da bundan farklı değil. Bizi tüketen çoğu zaman eksiklerimiz değil, sırtımızda taşımayı alışkanlık hâline getirdiğimiz fazlalıklardır.

Eğer mesele değerli hissetmekse, bunun cevabını dışarıdaki bakışlarda aramak boşuna. İnsanın kendisiyle kuramadığı bağı, dünyanın bütün takdirleri bir araya gelse kuramıyor.

Jack London'ın Martin Eden romanında tam olarak bu trajedi vardır. Martin, kabul görmek için yıllarca çabalar. Aç kalır, yıpranır ama vazgeçmez. Sonunda o çok arzuladığı başarıya ulaşır; adı duyulur, çevresi hayranlıkla dolar. Fakat tam o zirvedeyken acı bir şey fark eder: İnsanların alkışladığı şey kendisi değil, elde ettiği unvandır. Aradığı onayın aslında hiçbir boşluğu doldurmadığını anladığında iş işten geçmiştir. Dışarıdan gelen takdir, insanın içindeki o derin sessizliği gidermez.

Huzur ile mutluluk tam da bu noktada ayrılır. Mutluluk güzel bir haberle, bir başarıyla ya da beklenmedik bir karşılaşmayla gelir; bir anlıktır, uğrar ve geçer. Huzur ise kendini göstermeye çalışmaz, onay beklemez. İnsan yalnız kaldığında da kendi zihniyle kavga etmiyorsa, huzura yaklaşmış demektir.

Saint-Exupéry'nin sevdiğim bir tespiti vardır: "Mükemmellik, eklenecek bir şey kalmadığında değil; çıkarılacak bir şey kalmadığında elde edilir." Sadece sanat ya da tasarım için değil, hayatın kendisi için de geçerli. Yeni roller, yeni eşyalar veya iddialar ekleyerek değil; gereksiz yükleri ve ispat çabasını bir kenara bırakarak hafifliyoruz.

Gerçekten zarif insanlara baktığınızda da bunu görürsünüz. Kendilerini kanıtlamak için bağırmazlar. Onları görünür kılan şey söyledikleri kadar söylemedikleri, vitrine koymadıklarıdır. Bir ölçü duyguları vardır. Ne eksik kalırlar ne de fazlalıklarıyla etrafındakileri yorarlar.

Toprağın altındaki kökler gürültü çıkarmadan büyür, meyve veren ağaç bağırmaz, güneş her sabah bir gösteri yapmadan doğar. Doğada gerçekten kıymetli olan hiçbir şey, varlığını ispat etmek zorunda hissetmez.

İnsan da ancak kimseye bir şey kanıtlamak zorunda olmadığını fark ettiğinde gerçekten kendisi olabiliyor. Sahip olduklarıyla değil, olduğu kişiyle var olduğunu anladığı an başlıyor asıl zarafet.Belki de kendimize sormamız gereken tek soru şu: Hayatı gerçekten yaşıyor muyuz; yoksa yalnızca yaşadığımızı gösterecek bir sahne mi kuruyoruz?

begendim
1
Begendim
bayildim
1
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar