Eğitimci - Yazar
mustafa.aksoyy@outlook.com
Bir süredir nereye baksam birbirine benzeyen manzaralar, aynı kalıptan çıkmış tepkiler görüyorum. Piyasaya henüz sürülmüş bir eşyaya sahip olmak için sıraya girenler, her ay değişen trendleri yakalamayı hayatın merkezine koyanlar, bir anda parlayıp birkaç hafta sonra esamesi okunmayan şarkılar, birbirinin laciverdi diziler. Bütün bu çarkı eleştirirken kendime de çuvaldızı batırmasam olmaz.Bazen hatta itiraf edeyim sık sık ben de günün yorgunluğuyla elimde telefon, zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden ekranda kayboluyorum. Ya da hiç niyetim yokken, sırf çevremdeki genel havaya uymak adına mağazada karşıma çıkan bir ürüne yönelebiliyorum. Bütün gün kitap okuyup insanlığın kaderi üzerine düşünen bir münzevi ya da dünyaya faydalı olmak için var gücüyle çalışan bir bilim insanı değilim sonuçta ; kah uzanıp yatıyorum, kah önüme düşen içeriklerin içinde bocalıyorum ben de herkes gibi. Kimse başımızda durup “Bunu giyeceksin, bunu izleyeceksin, bu üslubu kullanacaksın.” demiyor belki ama görünmez bir yönlendirme, çaktırmadan hepimizi aynı vitrinin önünde bulduruyor.
Bu tektipleşmeyi ne zaman hissetsem zihnim Ankara Kızılay’a, Karanfil ve Konur Sokak’taki o eski zamanlara kayıyor. Bir yanda enstrümanlarıyla rockçılar, diğer tarafta kendi dünyasında metalciler, öte yanda hip-hop kültürünü yaşatanlar. Eksikleriyle, yanlışlarıyla bir kenara bırakırsak; o insanların her birinin sokakta var olma biçimi, kendine ait bir rengi ve duruşu vardı. Birbirlerine benzememeleri sokağın eksikliği değil, zenginliğiydi.
Bugünse o sokaklardaki özgün karakterlerin yerini, algoritmaların aynı merkezden beslediği, aynı kelimelerle konuşup aynı kalıplarla giyinen steril profiller alıyor. Bize “kişiselleştirilmiş” diye sunulan o mecraların içinde, aslında milyonlarca insan için üretilmiş aynı kalıplarla yaşayıp gidiyoruz. Farklı olduğumuzu düşünürken bile çoğu zaman aynı şeyleri istiyor, aynı şeylere özeniyor, aynı şeylere tepki veriyoruz.
Dijital mecraların hiçbirinde aktif hesabı olmayan, sosyal medya kullanmayan biriyim. Bunun insanı sessizce dışarıda bırakan, görünmez kılan bir tarafı var. Fakat o dünyayı dışarıdan gözlemlediğimde meselenin yalnızca neyin paylaşıldığıyla ilgili olmadığını düşünüyorum. Ortada, insanların en güzel anlarını, en kusursuz açılarını, en iyi hâllerini sergilediği devasa bir vitrin var. Daha doğrusu, çoğu zaman hayatın kendisinden çok hayatın sunulmuş hâli var.
İnsan bu kusursuz karelere tekrar tekrar baktıkça kendi hayatını sorgulamaya başlıyor. Kendi görünüşünü, evini, ilişkisini, imkânlarını, hatta yaşadığı hayatın bütünü ile kendisini yetersiz bulabiliyor. İdeal benlik ile gerçek benlik arasındaki makas açıldıkça, insanın içinde sessiz bir eksiklik duygusu büyüyor.
Sonra o eksikliği kapatmak için çaba başlıyor.
Daha iyi görünmek için kozmetiklere, estetik müdahalelere yönelmek; başkalarının hayatlarına yetişebilmek için imkânının üzerinde harcamalar yapmak; sahip olmadığı bir hayatı yaşıyormuş gibi göstermek.Bazen sırf birkaç fotoğraf uğruna çekilen tatil kredileri bile bu duygunun ne kadar ileri gidebildiğini gösteriyor.
Belki de insan artık yalnızca bir şeyleri tüketmiyor; kendisini de başkalarının beğenisine sunulabilecek bir projeye dönüştürüyor.
Bu uyum sağlama telaşının en ağır darbeyi vurduğu yerlerden biri de dilimiz. Kestirme jargonlar, klişe kelimeler ve hazır kalıplar düşünme ufkumuzu gün geçtikçe daraltıyor. Çünkü dil yalnızca iletişim kurduğumuz bir araç değil; dünyayı kavrayış biçimimizin de sınırlarını çiziyor.
Bir duygunun kendine ait kelimesi kalmayınca, o duyguyu anlamlandırmak da zorlaşıyor. Öfkemiz, kırgınlığımız, mahcubiyetimiz, sevincimiz ve özlemimiz birkaç hazır ifadenin içine sıkıştıkça iç dünyamız da sığlaşıyor. Belki de bugün birçok şeyi hissediyor ama ne hissettiğimizi tam olarak anlatamıyoruz.
Ekranı tek bir hareketle kaydırıp yeni bir içeriğe geçmeye alışan zihin, insan ilişkilerinde de aynı hızı ve sabırsızlığı arıyor. Bir insanı sabırla dinleyip anlamak, bir bağın oluşmasını sağlamak ciddi bir emek ister. Oysa önümüzde sürekli daha yenisinin, daha iyisinin sunulduğu bir dünyada ilk aksaklıkta vazgeçmek, değiştirmek, “kullan-at” kolaylığına kaçmak daha pratik geliyor.
Bir ilişkiyi sürdürmek yerine yenisini aramak, anlamaya çalışmak yerine vazgeçmek, onarmak yerine değiştirmek.Tüketim kültürünün mantığı insan ilişkilerinin içine de sızıyor bunu görüyoruz çevremizde.
Doğan Cüceloğlu’nun üzerinde durduğu “mış gibi yaşamak” meselesi tam da burada derinleşiyor. İnsan gerçekten hissettiği hayatı sürmekten ziyade, dışarıya göstermesi gerektiğine inandığı hayatı oynamaya başlıyor:
İlişkisinde veya bütünüyle hayatında mutluymuş gibi.
İşinde başarılıymış gibi. Hayattaki bütün doğru ve iyi addedilen şeyleri bünyesinde bulunduruyormuş gibi.
Bir süre sonra insan, yaşadığı hayatla göstermeye çalıştığı hayat arasındaki farkı kendisi bile unutabiliyor.
Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’da kurduğu dünya da bu açıdan düşündürücü. İnsanları hizaya getirmek için illa kaba bir baskıya ya da korkuya ihtiyaç yok. İnsanı sürekli hızlı hazlarla, tüketimle ve oyalayıcı eğlencelerle kuşattığınızda, kendi rızasıyla ve özgür olduğunu sanarak o kafese adım atabiliyor. Bizi zorlayan görünür bir el olmadığı için de kuşatıldığımızı fark etmiyoruz.
Sanırım çağımızın en tuhaf yanı bu: Zincirleri göremediğimiz için özgür olduğumuzu düşünüyoruz.
Cemil Meriç’in vurguladığı kültürel hafıza meselesi de burada önem kazanıyor. Kendi diline, hafızasına ve hikâyesine yabancılaşan insan, zamanla kendisine başkasının gözlüğüyle bakmaya başlıyor. Kendi kelimelerini demode, kendi kültürünü sıradan bulup başkalarının ürettiği hayatlara imrensikçe kendisiyle arasındaki bağ zayıflıyor.
Fakat özgün olmak, sırf farklı görünmek adına marjinalleşmek ya da her şeye muhalif olmak değildir bence. Sırf kalabalığın aksi yönüne koştuğunuzda bile adımlarınızı yine o kalabalık belirler. Asıl özgünlük, herkesin keman çaldığı bir ütopik evrende elektro gitarla arzı endam edebilmektir müziği lanetlemek değil.
Bir şeyi herkes tüketiyor diye değil, gerçekten bende bir karşılığı olduğu için seçebilmek.
Bir müziği moda olduğu için değil, bana bir şey hissettirdiği için dinlemek.
Bir hayatı başkaları beğensin diye değil, O hayatı sabah uyandığında kendini huzurlu anlamlı bulduğun için yaşamak.
Sanırım özgürlük biraz da burada başlıyor: Önümüze konulan seçeneklerden birini seçmekte değil, gerektiğinde o seçeneklerin dışına çıkabileceğimizi hatırlamakta.
Adına küreselleşme dediğimiz şey, kültürlerin birbirini tanımasına ve birbirinden beslenmesine imkân verdiğinde büyük bir zenginlik. Fakat bizi farklılıklarımızdan koparıp tek bir tüketim biçimine, tek bir estetik anlayışına, tek bir dil kalıbına ve tek bir hayat modeline sürüklüyorsa, bunun adı artık yalnızca küreselleşme değil.
Bence bunun başka bir adı var:
Herkesleşmek.
Bütün bu ekranların, moda trendlerinin, reklamların ve bitmek bilmeyen bu popüler gürültünün arasında ben de çoğu zaman kendi sesimi duymakta zorlanıyorum. Zaten olay bütün bunların dışında yaşamak değil; bundan tamamen kaçabileceğimizi de hiç sanmıyorum. Olay , bütün bu seslerin arasında kendi sesimizi kaybetmemek.
Çünkü insan kendi sesini kaybettiğinde, kalabalık ne söylüyorsa onun aynını söylemeye başlıyor.
Ve muhtemelen bugün kendimize sormamız gereken en basit ama en zor soru şu:
Bunca kalabalığın, ekranın, gürültünün ve yüzeyselliğin arasında, kendine ait o yalın sesi cılız dahi olsa hâlâ duyabiliyor musun?
Yorumlar