Reklam

Nefes Nefese Kalmış Ruhlarımız

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Mustafa AKSOY

Eğitimci - Yazar
mustafa.aksoyy@outlook.com

Geçenlerde bir yerde oturuyordum. Yan masada birkaç kişi vardı. Gülüyor, sohbet ediyor, kendi dünyalarında güzel vakit geçiriyorlardı. Sonra kısa bir sessizlik oldu. Sohbet bitmemişti aslında; yalnızca birazcık nefes almıştı. O birkaç saniye içinde, tahmin edeceğiniz üzere eller hemen telefonlara gitti. Bir anda aynı masayı paylaşan insanlar, aynı mekânı bölüşmelerine rağmen kendi dünyaları sandıkları o dipsiz dijital evrenlere dağıldılar. İster istemez düşündüm: Biz ne zaman sessizlikten bu kadar korkar olduk? Neden iki cümle arasındaki o masum boşluk, hemen doldurulması gereken bir tehdit gibi algılanıyor artık?

Eskiden sessizlik sohbetin düşmanı ya da bir beceriksizlik göstergesi değildi. İnsan karşısındakinin yüzüne bakardı, düşünürdü, önündeki bardaktan sakin bir yudum alırdı. O esnada zihin dinlenir, kelimeler ise demlenirdi. Blaise Pascal'ın yüzyıllar önce işaret ettiği o "tek başına sessiz bir odada kalamama" hâli, bugün cebimizdeki ekranların içinde bir kaçış alanına dönüştü. Mesele teknolojinin kendisi değil elbette; o, hayatımızı kolaylaştıran büyük bir imkân. Asıl mesele, sessizliğin bize fısıldayacağı o çırılçıplak gerçeklerden, kendi iç sesimizle yüzleşmekten kaçma telaşımız. Ekranların gürültüsüyle içimizdeki boşluğu örtmeye çalıştıkça dikkatimizi, odağımızı ve en nihayetinde ruhsal dengemizi kaybetmeye başlıyoruz.

Lisede yurtta kaldığım yılları hatırlıyorum. İnternetin henüz cebimize girmediği, yalnızca internet kafe ve bazı evlerde erişilebildiği dönemler... Aynı odada dört kişiydik ve aramızda saatlerce herhangi bir konu üzerine durmaksızın konuşabiliyorduk. Bugün o akşamlarda ne konuştuğumuzu kelimesi kelimesine anımsayamıyorum. Ama gerçekten orada olduğumuzu ve o anlardan aldığım hazzı çok iyi hatırlıyorum. Kimse sohbetin en can alıcı yerinde zihnini başka diyarlara götürmüyordu. Çünkü elimizde tek bir sahici iletişim kanalı vardı: Birbirimizin gözünün içine bakarak konuşmak. Şimdilerde ise aynı odada oturan insanların fiziken yan yana, ruhen ise birbirine fersah fersah uzak olduğu bölünmüş bir dikkat çağında yaşıyoruz.

Çocukluğumdan aklımda kalan bir şey daha var. İzlemek istediğim çizgi filmin belli bir saati vardı. O saatte ekranın başında olmazsam kaçırırdım ve bu beni gerçekten üzerdi. Zamanın bir sınırı, akışın bir ritmi vardı. Şimdi ise binlerce seçenek var; devasa bir dijital kütüphanenin içindeyiz. İstediğimiz filme, diziye, bilgiye ve hatta insana istediğimiz anda ulaşabiliyoruz. Fakat tuhaftır, bu kadar sınırsız seçenek içinde hiçbir şeyle tam ve derin bir bağ kuramıyoruz. Başladığımız filmi bitirmiyor, dinlediğimiz şarkıyı henüz ilk dakikasında yarıda kesip yenisine geçiyoruz. Tam da burada Aldous Huxley'nin o çarpıcı öngörüsü hayat buluyor: Bizler artık baskıyla değil, haz ve eğlence yoluyla yönlendirilen, kendi arzularının esiri olmuş insanlarız. Kimse bize bu ekranlara bakmayı dayatmıyor; biz, sonsuz seçeneklerin ve anlık bildirimlerin cazibesine kapılarak kendi irademizi ve dikkatimizi gönüllüce feda ediyoruz. Bu sürekli seçme ve tüketme hâli ise zihni dinlendirmek bir yana, onu tarif edilmesi güç bir bilişsel yorgunluğa sürüklüyor.

Bilenler bilir... Neşet Ertaş türküleri genellikle uzun süren bir bağlama dinletisiyle başlar. Bağlama önce kendi kendine konuşur, dertleşir. Dinleyeni birazdan gelecek olan o ağır duyguya hazırlar, ruhu yavaşlatır. Sonra sözler Bozkırın Tezenesi'nin dudaklarından dökülmeye başlar. Bugün kaçımız o ilk dakikaları, elimiz telefona gitmeden sabırla dinleyebiliriz? Belki mesele sadece bir türkü değildir. Belki mesele; bekleyebilme, yavaşlayabilme ve durabilme yeteneğimizi yavaş yavaş kaybetmemizdir. Her şeyi ileri sarmaya, her içeriği iki katı hızda tüketmeye alıştığımız bu çağda ruhun o kendine has, ağırbaşlı ritmini kaçırıyoruz. Bedenimiz hızlı yaşayabilir ama ruhun sindirme hızı sabittir. İşte bu uyumsuzluk bizi içten içe eritiyor.

Erich Fromm, insanın "sahip olmak" ile "olmak" arasındaki farkı kaybetmeye başladığında kendisinden uzaklaşacağını söylemişti; bugün bu kadim denkleme bir de "görünmek" krizi eklendi. Byung-Chul Han'ın isabetli tanımıyla tam bir "performans toplumu"yuz artık. Üstelik sadece çalışarak, fiziksel bir iş yaparak yorulmuyoruz. Daha güzel, daha başarılı, daha mutlu görünmek zorunda hissettiğimiz; kendi kendimizin acımasız patronu ve denetçisi olduğumuz bitmez tükenmez bir sahne performansının ortasındayız. Bir yere gitmek yetmiyor, orada olduğumuzu göstermek istiyoruz. Bir manzaraya bakmak yetmiyor, o manzaraya baktığımızın başkaları tarafından bilinmesini arzuluyoruz. Kendimizi sunmak adına öylesine eğip büküyor, öylesine değiştiriyoruz ki... Günün sonunda geriye gerçekten bize ait ne kaldığını bazen biz bile ayırt edemiyoruz. Bu sürekli onaylanma açlığı ve vitrinde olma arzusu, modern insanı hiç durmayan bir maratona mahkûm ederek ruhunu amansızca yoruyor.

Bazen zihnimizin arka tarafında aralıksız çalışan işçiler var sanki diye düşünüyorum. Biri yeni bir görüntü taşıyor şantiyeye, biri yeni bir haber, biri anlık bir bildirim, bir diğeri ise geleceğe dair bir kaygı... Hiçbiri kazmayı küreği bırakıp bir çay molasına çıkamıyor. İşte modern çağın getirdiği bu aşırı uyaran enflasyonu, zihni hiç uyumayan, ışıkları hiç sönmeyen bir fabrikaya çeviriyor. Biz koltuğumuzda uzanıp dinlendiğimizi sanırken, içerideki o işçiler fazla mesai yapmaya devam ediyor. Belki de ruhlarımız tam da bu yüzden, yorulmak bilmeyen bu görünmez koşunun ortasında hep nefes nefese kalıyor.

Ama yine de umut var. Birkaç gün önce biriyle oturdum. Uzun zamandır ilk kez zamanın nasıl geçtiğini unuttuğum bir sohbet yaşadım. Telefonlar masada durdu; ekranlara tek bir kez bile bakılmadı. Etrafımızdaki masalarda oturan insanları incelemedik. Konuşurken göz teması bir an bile kaybolmadı. Kelimeler sadece dudaklardan dökülmedi; gerçekten dinlendi, anlaşıldı ve yerini buldu. Sadece oradaydık; o anın içinde, bütünüyle mevcut ve sahici. O an içimden şu geçti: Hâlâ insana iyi gelen, henüz robotlaşmamış samimi insanlar var.

 

​Belki de ihtiyacımız olan şey daha fazla hız, daha fazla teknoloji ya da önümüze serilen daha fazla seçenek değil. Daha az kıyaslamak, daha uzun ve kesintisiz dinlemek, birkaç saniyelik o sessizlik anlarından korkup hemen bir ekrana sığınmamak. Çünkü insan sürekli bir yerlere ve bir şeylere yetişmeye çalışırsa, hayatı sadece bir görev listesi gibi yaşarsa ruhunu tüketir. Belki de bu çağın en büyük yorgunluğu, kendimiz olmaya, sadece "durup var olmaya" fırsat bulamadan sürekli bir şeylerin provasını yapma telaşımızdır. Kurt Cobain'in de dediği gibi, "Başka biri olmayı istemek, olduğunuz kişiyi harcamaktır." Ruhumuzun ihtiyaç duyduğu hakiki dinlenme; daha konforlu yataklarda ya da daha uzun tatillerde değil, kendi sade benliğimize dönebildiğimiz o sessiz odada saklıdır.

begendim
1
Begendim
bayildim
1
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar