Eğitimci - Yazar
mustafa.aksoyy@outlook.com
Geçen gün radyo frekansları arasında ilerlerken eski bir şarkı çıktı karşıma. Öyle sevdiğim, hayatımın şarkısı dediğim bir şey de değildi. Ama daha ilk birkaç saniyesinde çocukluğumdan bir görüntü geldi aklıma. Nerede dinlediğimi, o sırada kimlerin yanımda olduğunu hatırladım.Bir tanıdık ziyaretindeydik ailece yaş en fazla on. Üç akran oturuyor ve bir tanesinin yeni aldığı discmande çalan o şarkı tınılıyor.İnsan hafızasının böyle şaşırtıcı bir tarafı var işte. Bazı şeyleri hatırlamak için yıllarca uğraşırsınız, nafile. Bir şarkı çalar, hiç beklemediğiniz bir anda ortaya çıkar.Müziğin bende en çok merak uyandıran tarafı da bu.Bir de şu soru var: Biz müziği ne zaman sevmeye başladık?
Aslında kendi müzik zevkimizi kendimiz oluşturmuyoruz. En azından başlangıçta.
Önce annemiz, babamız var. Evde ne dinleniyorsa onu duyuyoruz. Babamızın sevdiği sanatçı, annemizin söylediği türkü, radyoda çalan şarkılar. Sonra biraz büyüyünce mahalle ve komşular giriyor işin içine. Arkadaşlarımızın dinlediği kasetler, okulda herkesin söylediği bir şarkı, düğünde çalan bir türkü ya da oyun havası.
O yaşlarda dinlemek istediğimiz müziği seçtiğimizi sanıyoruz ama aslında çevremizde ne varsa onu topluyoruz.
Sonra bunların arasından bazıları bizim için daha tercih edilebilir oluyor.
Anadolu'nun mütevazı bir taşra ilçesinde büyüdüyseniz bunu daha fazla hissedersiniz. Dünyanın her türlü müziğine ulaşabileceğiniz bir ortam yoktur. Hele evinizde klasik müzik dinleyen biri yoksa(muhtemelen yoktur), Bach'la Mozart'la çocukken tanışmanız biraz zor. Bizim kulağımız başka seslere alışıyordu.
Türkülere,Radyoda çalanlara, komşularla takas ettiğimiz kasetlere,Düğünlerde çalan şarkılara,Sokakta yürüyen birinin tutturduğu bir şarkının sözlerine.
Bir de taşranın kendisi vardı. Şimdi anlatınca romantik bir şeymiş gibi durabilir ama pek de romantik değildi açıkçası. Küçük yerlerin sıkıntısı da vardı pek tabii. Herkesin birbirini tanıması her şeyinden haberdar olması, hayatların, günlerin birbirine benzemesi, akşam olduğunda ekseriyet evine çekildiğinden dışarıda yapacak çok fazla şeyin olmaması. Bütün bunlar insanın üzerine çöken bir kasvet olurdu.O havanın içinde dinlediğiniz müzik de kaçınılmaz bir şekilde o frekansta oluyordu.
Türkülerimizin çoğunun neden hüzünlü olduğunu düşünürüm. Azıcık düşünün çoğunda bir ayrılık var, bir gurbet var, bir ölüm var, bir bekleyiş bir kavuşamayış var. Ayrıca sözler de çoğu zaman çok somut çok hayatın içinden. "benim sadık yarim kara topraktır" der Aşık Veysel ölümü hatırlatır, "yollarına baka baka kaldı gözlerim" geçer bir Azeri türküsünde özlemi anlatır "iki lokma ekmek için koştuk diyardan diyara" der Kıvırcık Ali geçim kaygısını anlatmak için hepsi somut hepsi de hayat ile bütünleşik .
İnsanların yaşadığı hayat neyse, dinlediği-ürettiği müzik de biraz ona benziyor.
Geçimini sağlamak için sabahın köründe işe giden bir insanın müziğinde hayatın bu tarafları öne çıkıyor. Evine ekmek götürme derdinde olan, gün boyu çalışan, çocuğunun masrafını düşünen birinin bütün gününü “Ben neden varım?” sorusuyla geçirmesini bekleyemek çok doğru olmaz sanki.
Bu, onun varoluşsal bir derdi olmadığı anlamına gelmiyor.
Belki onun varoluşu zaten o hayatın içinde.
Tarlada,Atölyede,
Kamyonun direksiyonunda,inşaatta.
Bir dükkanın kepengini sabahın erken saatinde açarken.
İnsanın bazı soruları kitap okuyarak, bazı soruları da yaşamın ta kendisinden öğrenmesi gibi bir şey bu.
Diğer tarafta görece daha rahat şartlarda büyüyen insanların da dertleri bitmiyor. Sadece biçim değiştiriyor. Karnını doyurmak, kirayı ödemek, çocuğun okul masrafını karşılamak gibi kaygılar ortadan kalkınca insan kendisine başka sorular sormaya başlıyor.
Ben kimim?
Hayatımın anlamı ne?
Neden yalnızım?
Neden mutlu değilim?
Bunlar da gerçek dertler. Biri diğerinden daha değerli değil.
Yalnızca hayatın insana sordurduğu sorular değişiyor.
Dinledikleri müzik de buna göre şekilleniyor.
Bizim çocukluk zamanlarımızda okuldaki müzik derslerinde flüt enstrümanı öğretilirdi.Flütlerin sesi birbirinden pek farklı değildi; hepsi ayrı ayrı can sıkıcı olabiliyordu . Ama çalıyorduk ya da çalmaya çalışıyorduk işin aslı.Ortaokul yıllarımda Yılan Hikâyesi diye bir dizi vardı. Jenerik müziğini neredeyse herkes bilirdi. Henüz ergenliğe yeni girmiş, ne yaptığını tam olarak bilmeyen çocukların bazıları hoşlandıkları kızın balkonunun önüne gidip o müziği okulda eğitimini aldığı flütle çalmaya çalışırdı.
Şimdi düşününce insana hayli komik geliyor.
Ne kadarını doğru çalıyorlardı, onu bilmiyorum.
Belki karşıdaki kız ne çaldığını bile anlamıyordu.
Ama çalan çocuk için bunun bir anlamı vardı.
Bir çeşit serenattı işte ne kadar serenattı artık ona da o müziğe maruz kalan kişi karar versin.
Telefon yoktu. Mesaj yoktu. aslında vardı ama henüz küçük yaştaki çocukların da elinde görünecek kadar yaygın değildi. Birine duygunuzu anlatmanın bugünkü kadar kolay yolları da yoktu.Garibim çocuk elindeki mütevazı flütle gidiyordu aşkını haykırmaya.
Bence bu küçük hikâye müziğin hayatımızdaki yerini anlatıyor.
İnsan bazen söyleyemediği şeyi müzikle söylemeye çalışıyor.
Yıllar sonra müzik değişiyor, biz değişiyoruz ama bu ihtiyaç değişmiyor.
Bugün neden hâlâ müzik dinliyoruz ve birbirimiz ile paylaşıyoruz?
Üstelik her yerde.
Arabayla seyrederken.
Evde uzanırken.
Yolda yürürken.
Otobüste balık istifiyken.
Bazen çalışırken.
Bazen hiçbir şey yapmadan duvarı boş boş izlerken.
İnsanın günlük hayatında müzik için ayrılmış görünmez bir yer varmış gibi sanki.
Bazen yürürken kulağınıza bir şarkı takılıyor. Şehirlerarası bir otobüs yanınızdan geçiyor. Camdan içerideki insanlara bakıyorsunuz. Kim olduklarını bilmiyorsunuz. Nereye gittiklerini de.
Ama insan merak ediyor ister istemez.
Belki memleketlerine gidiyorlar.
Belki bir iş bulma umuduyla başka bir şehre.
Belki çok mutlu, çünkü sevdiği kişi otobüsün güzergahında bulunan herhangi bir yerde sabırsızca ama özlemle onu bekliyor.
Belki de canı sıkkın, gitmek istemediği bir yere el mahkûm gidiyor ya da bir cenazesi var.
Otobüs geçip gidiyor. Siz de yürümeye devam ediyorsunuz. Birkaç dakika sonra o insanları ile ilgili düşünceler kafanızdan silinip gidiyor.
Ama bazen de kalıyor bir duruş bir hareket bir süre daha zihnimizi meşgul etmeye devam ediyor.
Bir de trenler var.
Evinizin hemen önünden tren geçtiğini düşünün. Özellikle akşam saatlerinde. İçeride yanan ışıkları görüyorsunuz. Pencerelerin önünden insanlar geçiyor. Kimi camdan dışarı bakıyor, kimi uyuyor, kimi telefonuyla uğraşıyor.
Birbirinden habersiz gayri ihtiyari bir arada seyreden onlarca hayat.
Tren birkaç dakika içinde gözden kayboluyor.
Siz ise hâlâ orada durup bakıyorsunuz.
Nereye gidiyorlar diye düşünüyorsunuz.
Kim bekliyor onları?
Yoksa kimse beklemiyor mu?
Bilmiyorsunuz.
Aslında müzik dinlerken böyle bir şey yaşıyoruz. Kendi hayatımızın dışına çıkıyoruz. Bir şarkı çalıyor, yürüyorsunuz, etrafınıza bakıyorsunuz ve dünya biraz farklı görünüyor.
Hızlı bir şarkı denk geliyor mesela.
Adımlamamız değişiyor.
Farkında olmadan biraz daha hızlı yürüyoruz. Başımızı kaldırıyoruz. İnsanların yüzlerine daha canlı daha umutla bakıyoruz. Aynı sokak, beş dakika önceki sokak olmaktan çıkıyor.
Sonra başka bir an başka bir şarkı çalıyor.
Bu kez ağır ağır yürüyoruz gözlerimiz daha çok zeminde karamsar,bezmiş, tükenmiş.
Aynı sokak bu sefer daha başka bir şey anlatıyor bize.Demek ki bazı zamanlarda da müzik sadece bizim ruh hâlimize göre seçtiğimiz bir şey değil. Ruh halimizi arada bir de o şekillendiriyor.Bazen insan bunu özellikle arıyor.Canı sıkkınsa gidip hareketli bir şarkı açıyor.
Bazen tam tersini yapıyor, hüzünlü yöresel bir türkü dinliyor.Bunu ilk bakışta anlamak zor. İnsan zaten üzgünken neden daha hüzünlü bir şey dinlesin?
Ama sanırım insan her zaman teselli edilmek istemiyor.Bazen sadece kendisini anlatan ufacık da olsa kendinden bir şey barındıran bir söz duymak istiyor.
Bir türkü çalıyor ve insanın içinden, “Evet, ben de tam olarak böyle hissediyorum,” diyebiliyor.
Neşet Ertaş'ın bazı türkülerinde bunu hissediyorum. Dinlerken sadece ezgiyi dinlemiyorsunuz. Bir hayatın içinden geçmiş bir insanın sesini duyuyorsunuz. O yüzden bazı türküler yıllar geçmesine rağmen eskimiyor.
Çünkü mesele müziğin eski veya yeni olması değil.Mesele insanın hâlâ yıllar önceki bir sözde kendini bulabiliyor olması.Böyle olunca da zamanının fersah fersah ötesine erişiyor bazı şarkılar ve sanatçılar. Eskiden olduğu gibi
Hâlâ seviyoruz birilerini hesapsızca.
Hâlâ özlüyoruz geçmişteki güzel anıları ya da hiç yaşanmamış belki de hiç yaşanmayacak aydınlık yarınları.
Hâlâ ayrılıyoruz sevdiklerimizden hür irademizle veya maruz kalarak.Hâlâ bekliyoruz bir otobüsün gelmesini,bir şeylerin değişmesini, gerçekten mümkünmüş gibi birinin çıkıp bütün hayatımızı ihya etmesini.
Hala bir şeyleri kaybediyoruz, hayatımızı, birilerini,bir şeyleri.
Müzik de bunların tam göbeğinde duruyor.
Belki de bu yüzden insan müziğe yemek gibi, su gibi değil ama ona yakın bir ihtiyaç hissediyor. Çünkü gün içinde yalnızca bedenimiz yorulmuyor. İçeride başka bir tarafımız da yoruluyor.
Ve bazen o tarafı dinlendirmek için bir şarkı yetiyor.Ama müziğin bir başka tarafı daha var. Bizi kendimizden çıkarıp başka insanların hayatlarına da götürebiliyor.
Yolda gördüğümüz bir evin balkonunda oturan adamın hayat mücadelesini düşünmek gibi.
Trende cam kenarında oturan kadının yüzünden okunan hüznü merak etmek gibi.
Otobüste başını cama yaslamış çocuğun yetişkinliğini hayal etmek gibi.
Normalde bunların hiçbirini yapmayabiliriz.
Bir bakıp geçeriz.
Ama kulakta müzik varken insanın hayal kurmaya daha çok meylettiğini düşünüyorum. Sanki gerçek hayatın kenarlarına küçük hikayeler eklemeye başlıyoruz.Belki o adam yıllardır aynı balkonda oturuyor.Belki çocuklarını büyütmüş, eşini elim bir hastalıkta kaybetmiş, şimdi evin o sessiz duvarlarından kaçıp kendini her fırsatta tek sığınağı olan balkona atmış.
Belki trende oturan kadın gitmeyi istemediği ama mecbur kaldığı bir yere gidiyor.
Belki de bütün bu düşüncelerin hepsi deli saçması.
Zaten önemli olan doğru olup olmaması değil.
Bir anlığına başka bir hayatın mümkün olduğunu düşünmek.
İnsanın kendisinden başka insanların da var olduğunu hatırlaması.
Belki müziğin bize iyi gelen taraflarından biri de bu.Bizi biraz kendi kafamızdan çıkarıyor.
Çocukken evde duyduğumuz bir şarkıyla başlayan şey, yıllar sonra hiç tanımadığımız insanların hayatlarını düşünmeye kadar uzanıyor.Müzik zevkimiz de bu yolculuk boyunca değişiyor.Çocukken annemizin babamızın dinlediğini,söylediğini dinliyoruz.
Sonra arkadaşlarımızın.
Sonra aşık olduğumuz insanların.
Sonra biraz büyüdüğümüz zamanlarda kendi seçimlerimizi.Ve bir gün fark ediyoruz ki bazı şarkılar artık bizim hayatımızın bir parçası olmuş.Neden sevdiğimizi tam olarak bilmiyoruz.
Sadece seviyoruz.
Belki çocukluğumuzdan kalmıştır.Belki bir yolculuktan.Belki artık hayatımızda olmayan bir insandan.Belki de o şarkıyı ilk duyduğumuz günkü ruh halimizden.
O yüzden müzik zevki bana biraz insanın hayatının özeti gibi geliyor.Tam bir özeti dersek şov olur tabii.
Ama izlerini taşıyor bunu inkar edemeyiz.
Bir insanın sevdiği şarkılarda yaşadığı yerden bir şey var, ailesinden bir şey var, gençliğinden bir şey var, aşklarından, aldanışlarından, yalnızlığından bir şey var.
Sonra yaşlanıyoruz.
Yeni şarkılar öğreniyoruz ama eskiler bir yerlerde duruyor.
Bir gün Yılan Hikayesi jeneriğini duyuyorsunuz.
Ve bir anda yıllar geriye gidiyor.Elinizde bir flüt.
Karşınızda bir balkon.
Ne söylediğinizi tam olarak bilmediğiniz ama söylemek istediğiniz bir şey...
O zaman müziğin neden bu kadar güçlü olduğunu biraz daha iyi anlıyorum.
Çünkü müzik yalnızca kulağımızdan geçmiyor.
Hayatımızın içinden geçiyor.Bazen bir yolculukta bize eşlik ediyor.Bazen bir ayrılığın yanında duruyor.Bazen yürürken adımlarımızın ritmini değiştiriyor.
Bazen hiç tanımadığımız insanların hayatını düşündürüyor.Bazen de yıllar önce kim olduğumuzu ne kadar yol kat ettiğimizi ya da maalesef edemediğimizi hatırlatıyor.
İnsan neden müzik dinliyor?
Bence tek bir cevabı yok.
Kimi zaman eğlenmek için.Kimi zaman unutmak için.Kimi zaman hatırlamak için.
Kimi zaman yalnız kalabilmek için.
Kimi zaman da hissettiklerinde yalnız olmadığını hissetmek için.Ama bence en önemlisi şu:İnsan hayatını yalnızca yaşayarak değil, hissederek de sürdürüyor.
Müzik de o hislerin bir yerinde kendine yer buluyor.Bazen çok yüksek sesle.
Bazen neredeyse duyulmayacak kadar uzaktan.Ama hep bir yerlerde.
Bir tren geçiyor.
Bir otobüs uzaklaşıyor.
Bir adam balkonunda oturuyor.
Bir çocuk elindeki flütle bir şeyler çalmaya çalışıyor.
Ve bir yerlerde bir şarkı çalıyor.
Hayat dediğimiz şeyin içinde müzik de böylece kendi görece küçük ama kalıcı yerini buluyor.Belki ruhumuza şifa veren şey müziğin kendisi bile değildir.
Belki mesele, müzik sayesinde bir süreliğine durup geçip giden hayatı yeniden duyabilmemiz ve ilikilerimize kadar hissedebilmemizdir.
Yorumlar