D. Ü. Tarih Bölüm Başkanı - Araştırmacı Yazar

KADİM TARİHİ GÜNCELİN SİYASETİNE KURBAN ETMEK
Diyarbakır’ın beş asırlık sembolü Dört Ayaklı Minare, bugün iki farklı popüler ve ideolojik kuşatmanın kıskacında. Kadim bir İslam mirasını sığ ritüellere ya da güncel siyasetin panosuna indirgemek, taşa ve tarihe yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
Müjde, bu aralar Diyarbakır’da dileklerin anında kabul edildiğine dair son derece kuvvetli bir inancın hakim olduğu, mucizevi bir destinasyon keşfedildi! Doğrusu şehir için, hele ki gerçekleşmesini beklediği birtakım muratları, dilekleri olanlar için bulunmaz bir fırsat, büyük bir nimet… Üstelik ne uzak yollara düşmenize gerek var ne de cep yakan ulaşım ve konaklama masraflarına katlanmanıza. Şehir dışından gelenleri geçtik, özellikle Diyarbakır’da yaşayanlar otobüse, dolmuşa binip hiçbir maliyete katlanmadan bu muazzam nimetten(!) hemen istifade edebilirler. Nereden mi bahsediyoruz? Elbette asırlık Dört Ayaklı Minare’den… Şehrin kalbindeki bu koca abide, şimdilerde adeta bir "dilek mercii" muamelesi görüyor.
Diyarbakır, bu hafifliğin çok ötesinde, insanlık tarihinin ve İslam medeniyetinin en köklü, en görkemli kalelerinden biridir. Şehir, tarihi boyunca büyük devletler için her zaman stratejik bir askeri ve idari merkez olmuştur. Hakimiyet alanları dar bir çevreden ibaret kalan birkaç küçük yerel beylik istisna tutulursa, Diyarbakır en müreffeh, en parlak dönemlerinden birini şüphesiz Akkoyunlular devrinde yaşamıştır. Asırlar içinde Roma ve Bizans’tan Mervaniler’e, Artuklular’dan İnaloğulları’na, Akkoyunlular’dan Osmanlılar’a kadar şehre hükmeden her büyük medeniyet, Diyarbakır’a kimliğini veren en önemli anıtsal eserleri kazandırmıştır. Bu zengin tarihsel süreklilik içinde, 15. yüzyılda Diyarbakır’ı kendilerine başkent seçen Uzun Hasan ve halefleri, şehri medreseler, camiler ve saraylarla bezeli muazzam bir kültür ve sanat merkezine dönüştürmüşlerdir. Akkoyunlu mirası, Diyarbakır’ın İslam dünyasındaki ilmi ve mimari ağırlığını perçinleyen en zarif halkalardan biridir.
İşte bu zarif halkaların en müstesna örneği, 1500 yılında Akkoyunlu Kasım Bey döneminde inşa edilen Şeyh Mutahhar Camii’nin Dört Ayaklı Minaresi’dir. Yekpare taştan oyulmuş dört büyük sütun üzerine oturtulan bu devasa gövde, dünyada benzeri olmayan bir mimari deha ürünüdür. Halkın muhayyilesinde bu dört ayağın İslam’ın dört büyük fıkhî mezhebini (Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli) sembolize ettiği, gövdenin ise İslam’ın birleştirici çatısı olduğu söylenegelir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, şehir hafızasında ve tarihi kayıtlarda bu minareye dair böyle bir düşüncenin hiçbir resmi ya da yazılı kaydı bulunmamaktadır. Ancak bu yakıştırma büsbütün zeminsiz de değildir; çünkü Diyarbakır, dört mezhep hukuku açısından Anadolu’nun gerçekten müstesna bir şehri olmuştur. Örneğin, bir Artuklu yapısı olan Mesudiye Medresesi’nin 1194 tarihli kitabesinde, burada dört mezhep üzerine tedrisat yapıldığı açıkça belirtilir. Bu yönüyle Mısır, Şam ve Bağdat gibi İslam medeniyetinin büyük merkezlerinde görülen çok mezhepli eğitim uygulamasının Diyarbakır’da da köklü bir geçmişe sahip olduğunu ifade edebiliriz. Dolayısıyla minare, beş asırdır taşın inanca, estetiğin hoşgörüye dönüştüğü kadim bir abidedir. Ancak son günlerde bu muazzam kültür mirası, birbirini besleyen iki farklı "modern hurafe" kıskacında boğulmaktadır.
İlk hurafe, popüler kültürün ve bilinçsiz turizm anlayışının ürünüdür. Son dönemde kente gelen bazı turistler ve tur grupları arasında, minarenin etrafında yedi kez dönerek dilek dileme modası yayılmaktadır. Hatta bazı rehberler, bu ritüeli gerçekleştirmeyenlerin gezisini eksik sayacak kadar işi ileri götürmüştür. Oysa bu durum ne teolojik bir zemine oturmakta ne de mekanın vakarına yakışmaktadır. İslam inancında tavaf yalnızca Kabe etrafında yapılır; asırlık bir minarenin etrafında dönerek niyet etmek dini açıdan tamamen temelsiz bir hurafeden ibarettir.
Buradaki asıl acı gerçek, yerli turistlerimizin maalesef gittikleri yer hakkında hemen hemen hiçbir şey okumadan şehirleri dolaşmasıdır. Oysa gezilen yerlerin tarihi ve kültürü hakkında biraz olsun okuyup araştırmak, bu gezileri çok daha nitelikli hale getirebilecekken bunun yapılmadığına şahit oluyoruz. Durum böyle olunca, tur firmaları da çoğu zaman internetteki asılsız ve kirli bilgileri esas alarak rehberlik sunumu yapıyorlar. Zaten çoğu turist için de bilginin doğruluğu çok önemli değil; asıl önemli olan gezilen yerden çekilen fotoğraflardır. Bunu da çoğu zaman, o seyahatten mahrum kalan dostlara bir nevi gösteriş yapmak ve sosyal medyada vitrin oluşturmak için yapıyoruz. İşte bu derinliksiz yaklaşım, tarihi mekanların sığ efsanelerle içi boş birer tüketim nesnesine dönüşmesine kapı aralıyor.
Fakat bu naif ve köksüz halk ritüeline tepki göstereyim derken, ortaya çıkan ikinci hurafe çok daha tehlikeli ve tahrip edicidir: Kadim bir sanat eserini, güncel siyasetin ve yakın tarihte yaşanan tek bir trajik olayın panosuna dönüştürme arzusu. Sinema oyuncusu Lale Mansur’un, 2015 yılında bu mekanda talihsiz bir çatışmada hayatını kaybeden eski Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin anısını gerekçe göstererek, belediyelere "Buraya neden bir levha koymuyor, anma köşesi yapmıyor? İnsanlar burada Tahir Elçi'nin öldüğünü bilmeli" çıkışı, tam olarak bu ikinci modern hurafenin tezahürüdür. Mansur’un iyi niyetli görünen bu kurumsal müdahale ve "tabela çakma" talebi, ne yazık ki bilimsel ve kurumsal koruma mantığıyla tamamen çelişmektedir. Büyükşehir yetkililerinden tarihi yapıya tek bir çivi bile çakılamayacağını duyunca üzülen Mansur'un bu duygusal refleksi, çok ciddi açmazları beraberinde getirmektedir.
Bu tür taleplerin taşıdığı tehlikeler oldukça nettir. Dört Ayaklı Minare, 500 yıllık hassas bir yapıdır. Orijinal taş dokusuna sivil ya da resmi hangi amaçla olursa olsun çivi çakılması, levha monte edilmesi yapının bütünlüğüne ihanettir. Eğer Anadolu’da her acı olayın, suikastın veya ölümün yaşandığı tarihi yapının önüne tabelalar asıp anma köşeleri kurmaya kalkarsak; bin yıllık kültür mirasımız zamanla birer "çaput bağlama yerine", ideolojik hesaplaşma alanına ve siyasi bildiri panosuna döner. Yapı, kendi tarihsel derinliğinden koparak güncel politikanın yapay bir dekoru haline gelir. Toplumsal ya da siyasi acıları unutturmamanın yolu asırlık mabetlerin gövdesine kurumsal yamalar yapmak değildir. Hafıza; sivil farkındalıkla, kitaplarla ve belgesellerle yaşatılır; tarihi nesneyi tahrif ederek değil.
Diyarbakır’ın ve Akkoyunluların bize bıraktığı bu muazzam miras, güncel aktörlerin veya ideolojik reflekslerin tekeline bırakılamayacak kadar büyüktür. Dört Ayaklı Minare’yi popüler kültürün sığ dilek ritüellerinden de, güncel siyasetin mekânı tek tipleştiren "modern hurafe"sinden de korumak; o taşa ve o taşın temsil ettiği İslam medeniyetine karşı en büyük vazifemizdir. Tarihi korumak, onu sadece kendi güncel anlatımızın bir aracına dönüştürmek değil, aslına sadık kalarak geleceğe olduğu gibi aktarmaktır. Unutulmamalıdır ki bu muazzam abide, beş asırdır o dört ayağının üzerinde tam da bu yüzden dimdik durmaktadır; zamana, rüzgara ve tarihe meydan okuyarak ayakta kalmak için… Bizim görevimiz ise o ayakların taşıdığı kadim gövdeyi sığ tartışmalarla sarsmak değil, o dört ayağın asaletine yaraşır bir bilinçle geleceğe sapasağlam devretmektir.
Yorumlar