D. Ü. Tarih Bölüm Başkanı - Araştırmacı Yazar

Toplumsal barışı, ortak yaşama iradesini ve bir arada durmamızı sağlayan asgari saygı zeminini dinamitlemek isteyenler, son dönemde provokasyon vitesini iyice artırdı. Daha birkaç hafta önce "Kürt kadını" üzerinden yürütülen, etnik ve cinsiyetçi tahkiri esas alan o çirkin hadiseyi hep birlikte yaşadık. Toplumun bir kesimini kimliği ve cinsiyeti üzerinden hedef alan o nobran dilin açtığı yaralar henüz tazeyken, bugünlerde ise sözde komedyen Deniz Göktaş’ın sahne adı altındaki hezeyanlarına tanık oluyoruz. Birbiri ardına patlak veren bu hadiseler, meseleyi basit bir "mizah" ya da "kişisel bir hata" olmaktan çıkarıp, doğrudan bu ülkenin sinir uçlarıyla oynamayı hedefleyen sistematik bir pervasızlığa dönüştürmektedir.
Peki, bu sözde stand-upçı aslında ne yapmak istiyor? Selman Rüşdi’ye mi özeniyor, yoksa yeni bir Charlie Hebdo heyecanı mı oluşturmak istiyor? Karşımızdaki tablo; belki cehalet, belki maksatlı bir eylem, belki de büyük bir planın küçük bir figüranlığıdır.
Müslümanların ilahî kelam olarak baş tacı ettiği Kur’an-ı Kerim’i ve mukaddes değerleri bir sahne şovunun, hoyrat bir alaycılığın konusu hâline getiren bu dil, asla kabul edilemez. Hz. Muhammed’i sadece alelade bir tarihî şahsiyet, Kur’an-ı Kerim’i alelade bir akademik tez, Yüce Yaratıcı’yı ise adeta bir beşer gibi sunmaya yeltenmek, apaçık bir akıl tutulmasıdır. Bilinmelidir ki bu yol, tehlikeli bir çıkmaz sokaktır ve toplumsal barışa asla hizmet etmemektedir.
Eleştiri ile tahkir, mizah ile hakaret arasında aşılmaması gereken ahlaki, hukuki ve insani sınırlar vardır. İnançları ve toplumsal kimlikleri birer popülarite malzemesi yapmak, fikir üretmek değil, sadece nefret tohumu ekmektir.
Bu pervasızlığın siyaset arenasından bir şekilde yankı bulması ise meselenin vehametini daha da derinleştirmektedir. Nitekim Edirne Cezaevi’nden mektup göndererek söz konusu sahne figürlerine destek veren Selahattin Demirtaş, bu yaklaşımıyla inançları inciten söylemleri sıradan bir gençlik özgürlüğü gibi sunma hatasına düşmektedir. Kutsallara yönelik dil uzatmayı bir nevi "muhalif duruş" veya siyasi sempati nesnesi hâline getirmek, toplumu ortak değerlerinden koparmaktan başka hiçbir amaca hizmet etmez.
Daha da vahimi, ana muhalefet partisinin takındığı tutumdur. Butlan ile genel başkanlığı son bulan Özgür Özel'in konuya ilişkin yaklaşımı da vahimdir. Özgür Özel, toplumun genelini derinden yaralayan bu hezeyanları kınamak yerine savunmaya yeltenmekle, ana muhalefetin bu ülkenin sosyolojisinden ve ruh kökünden ne kadar kopuk olduğunu bir kez daha tescillemiştir.
Akademik özgürlük de, sanatsal üretim de, mizah da insan onurunu ve inançları dışlayan bir kibir üzerine kurulamaz. Sahne şovlarının getirdiği o geçici rüzgâr ve ucuz alkış furyasıyla inançları inciterek elde edilen şöhret, kalıcı bir itibar değil; vicdanlarda mahkûm olmaya mahkûm bir zillettir. Tarih; kutsalları ve insani değerleri çiğneyerek alkış bekleyenleri değil, bu milletin ortak değerlerini koruyan ve insan onuruna saygı gösterenleri saygıyla hatırlayacaktır. Ana muhalefet partisi, kutsallara uzatılan bu hoyrat dili meşrulaştırmaktan vazgeçmeli, ait olduğunu iddia ettiği toplumun sinir uçlarına saygı duymayı öğrenmelidir.
Yorumlar