Reklam
Reklam

Heykel Sanatı Üzerine

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Mustafa AKSOY

Eğitimci - Yazar
mustafa.aksoyy@outlook.com

Bir mermer kütlesinin önünde elinde çekiçle yarattığı eseri alnındaki ter ,kolundaki dermansızlık ama yüzündeki haklı gururla inceleyen heykeltıraşı düşündüğümde, kulağımda her zaman yaratım sürecindeki o kararlı vuruşların sesi çınlar. Taşa inen her darbede bir parça kopup düşerken, içerideki o saklı formu ortaya çıkarmak zahmetli bir eylemdir. İnsan binlerce yıldır taşla, metalle, ahşapla ve tek seferde sayılamayacak kadar çok malzeme ile bu fiziki teması kurarken aslında sadece bir malzemeyi şekillendirmedi; kendi varoluşunu, korkularını, umutlarını ve inançlarını üç boyutlu formların içine kazıdı.
Bu çabanın arkasında tek bir sebep yoktu muhtemelen. Bazen kıtlığın ortasında çaresizce göğe uzatılan alelade bir dua , bazen de bir totem oldu o heykel; bazen bir savaşçının hayatı boyunca kıydığı canların çentiği, bazen çok çetin bir mücadeleden galip ayrılan cevval bir askerin anısı. Bazen Mısır'da firavunların iktidar arzusu ya da Nefertiti'nin zarafeti oldu; bazen Michelangelo'nun elinde inancın ve ilahi kederin gövdeye bürünen Musa ya da İsa figürleri.
Okuma yazmanın halka inmediği çağlarda Roma meydanındaki mermer bir generale bakıp savaşın gürültüsünü zihninde canlandıran bir çocuğun tarih bilinci ve rol model algısı da; o heykelleri kitleleri etkilemek, iktidarını görünür kılmak için kullanan yöneticilerin bitmek tükenmek  bilmeyen hırsı da aynı hakikate dayanıyordu: Taş kalıyordu ama maalesef ki insan göçüyordu. Gerçek liderler, kurucular, bir ülkeyi bağımsızlığa kavuşturan ya da halkı içinde bulunduğu sefaletten kurtaran önderler meydanlarda ölümsüzleşirken; insan bir yandan da ölümden sonrasını, bu dünyanın ötesini hayal etmenin izini bıraktı taşa. Galiba heykelin en eski sırrı buydu. İnsan kendi ömrünün kısalığına karşı, taşa kendisinden çok daha uzun bir ömür biçmeye çalışıyordu.
Ancak zamanla insanın derdi değişti. Eski çağların  hayli somut, fiziki tehditleri; kıtlıklar, salgınlar, kapıdaki düşman orduları, vahşi doğanın ta kendisi. Bunların yerini giderek daha görünmez sancılar, bulantılar aldı. İnsan doğaya hükmetmeyi öğrendikçe, kendi zihnine hükmetmenin o kadar kolay olmadığını fark etti. Dışarıdaki savaşlar azaldı belki ama insanın içindeki savaş bitmedi. Hatta dışarıdaki tehditler çekildikçe sancı biraz daha içeriye, insanın zihnine ve bilinçaltına kaydı. İşte belki heykelin dönüşümünü biraz da burada aramak gerekiyor.
Artık yalnızca kaslı bedenler, orantılı ve estetik suratlar, mitolojik tanrılar ya da büyük liderler yontmak insanın o kırık dökük iç dünyasını anlatmaya yetmiyordu. Heykel canlıyı taklit etme zorunluluğundan sıyrıldı; bükülmüş metaller, parçalar, boşluklar, geometrik biçimler ve soyut formlar heykelin repertuarına dahil oldu. Çünkü insanın anlattığı şey değişmişti. Eskiden meydandaki komutanın heykeline bakıp ihtişamı görüyorduk; şimdi bazen şekilsiz bir metal yığınına bakıp yalnızlığımızı görüyoruz.Eskiden insanlar bir liderin tebaası durumundaydı kendi  varoluşunu yalnızca hayat mücadelesi olarak deneyimliyordu.Ama artık durum pek öyle değil bazıları yapay olsa da ekseriyetle gerçekçi varoluş sancılarımız da var. Brâncuși’nin söylediği gibi, sadelik bir amaç değildi belki ama insan şeylerin gerçek özüne yaklaştıkça kendiliğinden o sadeleşmeye ulaşıyordu. Belki garip geliyor ama sanat biraz da budur; sanatçı, görünmeyeni ete kemiğe bürünmüş hale getirmeye çalışır.Bütün bu dönüşümü düşünürken aklım hep aynı yere takılıyor. İnsanın kendisini bir heykel gibi yontma telaşına. Çocukluktan itibaren ailemiz, okul, içine fırlatıldığımız toplum, kültür ve yaşadığımız şehir ellerinde birer çekiçle kaçacak bir köşe bırakmadan etrafımızı sarıyor. Her biri nereden kırpılmamız, dünyaya nasıl bakmamız ve ne kadar uyum sağlamamız gerektiğine dair kendi darbesini indiriyor. Sonra bir gün elimizde kendi çekicimizle kalıyoruz ve bu kez kendimizi biz yontmaya başlıyoruz. Korkularımızı törpülüyoruz, önyargılarımızı atıyoruz; eksiklerimizi tamamlamaya, kusurlarımızı düzeltmeye, daha iyi, daha  mutlu,daha güzel,daha başarılı bir insan olmaya çalışıyoruz.
Bunda yanlış bir şey yok elbette. İnsanın kendisini geliştirmesi ,bir üst  mertebeye erişmeye adanması hayatın en değerli çabalarından. Ama burada cevaplanması zor bir soru çıkıyor karşımıza: İnsanın en iyi haline ulaşması için kaç çekiç darbesi gerekir? On mu, yüz mü, bin mi?Ya da hiç  mi?Daha önemlisi, o darbelerin hangisinin bizi gerçekten asıl bize yaklaştırdığını nereden bileceğiz? Çünkü bir şeyi yontmak, üzerinde  oynamalar yapmak onu her zaman onu daha güzel hale getirmez. Mermerden gereğinden fazla ufacık bir parça  koparırsanız , ahşaba bir kesik fazla atarsanız onu kusursuzlaştırmak yerine potansiyel değerini azaltırsınız. Bir sanat eserinde hata diye gördüğünüz şey, bazen eserin karakteridir onun anlatmaya çalıştığı duruma tam oturmasını sağlıyordur; fazla törpülenen bir yüz, artık sanatçının anlatmak istediği temadaki yüzü yansıtamayabilir.
İnsan da böyle. "Kendimi değiştiriyorum" derken kendimizden bir parçayı hatta kendimizi bütünüyle kaybetme ihtimalimiz var. Sırf daha kabul edilebilir olmak için sesimizi kesiyoruz, daha başarılı görünmek için kendimizi paralıyoruz, daha güzel görünmek için bedenimizi,yüzümüzü değiştiriyoruz, daha uyumlu olmak için itiraz etmeyi bırakıyoruz ve daha çok sevilmek için bazen kendimiz olmaktan vazgeçiyoruz. Sonra aynaya bir bakıyoruz, ortaya herkesin beğendiği ama bizim tanımakta zorlandığımız bir yabancı çıkmış. Michelangelo’nun o meşhur, “Her mermer bloğunun içinde zaten bir heykel vardır, heykeltıraşın işi sadece mermerin içindeki fazlalıkları atmaktır” sözünü hatırlatıyor bu durum. Ama bence olgunlaşmak,kendimizden olabildiğince çok şey eksiltmek değildir. Asıl mesele, neyin gerçekten fazlalık, neyin kendi ruhumuzun DNA'sı olduğunu ayırt edebilmektir. Çünkü bazı şeyler törpülenmemeli, bazı köşeler olduğu gibi kalmalı, bazı çatlaklar kapatılmamalı. İnsanı insan yapan şey biraz da budur .Fakat heykel üzerine düşünürken beni asıl düşündüren başka bir mesele daha var: Değer. Bir heykelin değerini ne belirler? Onu kimin yaptığı mı, kaç yıllık olduğu mu, kaç kişinin önünde durduğu mu, ünlü bir müzede sergilenmesi mi yoksa ona bizim biçtiğimiz anlam mı? Michelangelo'nun elinden çıkan bir eser bugün milyonlarca insanın gözünde paha biçilemez. Rodin'in eserleri sanat tarihinin başyapıtları arasında kabul ediliyor. Bunun elbette haklı sebepleri var: ustalık, özgünlük, tarihsel bağlam, sanatçının etkisi, harikulade detaycılık...Ama bütün bunların yanında biraz da görünürlük yok mu? Bir eseri binlerce insan görür, hakkında kitaplar yazılır, müzelerde sergilenir, sanat tarihçileri ya da eleştirmeneleri onun üzerine konuşursa değeri zamanla daha da büyür. Peki ya yüzüne hiç bakılmamış olan? Bir müzenin deposunda unutulmuş, bir atölye masasında tozlanmış,  Evin bir köşesinde bir örtünün altına gizlenmiş ,sanatçısı öldükten sonra yıllarca kimsenin ilgisini çekmemiş bir eser gerçekten değersiz midir? Belki de yalnızca henüz keşfedilmemiştir.
Sanat tarihi bunun örnekleriyle dolu. Yaşarken sefalet içinde olan yazarlar, kendi çağında eserlerine yüzüne bakılmayan ressamlar, ölümünden sonra anlaşılabilen sanatçılar. Bir zamanlar kimsenin önemsemediği eserler, yıllar sonra insanlığın ortak hafızasının parçalarına dönüştü ve muhtemelen de dönüşmeye devam edecek. Bugün milyonlarca insanın hep bir ağızdan söylediği ama ömrü kelebek kadar olan şarkılar mesela. Birkaç hafta boyunca her yerde çalıyorlar; herkes biliyor, herkes söylüyor, sonra bir başka şarkı geliyor ve önceki unutuluyor. Buna karşılık belki bir başka müzisyen, kimsenin bilmediği küçük bir odada yıllarca bir beste üzerinde çalışıyor; onu birkaç kişi dinliyor, belki de hiç kimse, ama o beste yıllar sonra bir başkasının hayatına dokunabiliyor. Demek ki rağbet ile değer aynı şey değil. Kalabalıkların ilgisi, bir şeyin gerçek değerini her zaman göstermiyor.
Bu yalnızca sanat için de geçerli değil. İnsanlar da  böyle değerlendiriliyor artık. Kaç kişi tanıyor, kaç kişi seviyor, kaç kişi alkışlıyor, kaç takipçisi var, kaç kişinin hayatında bir karşılığı var? Sanki görünür olmak, var olmanın şartıymış gibi. Oysa insanlığın hafızasında yer eden pek çok şey, ortaya çıktığı gün kalabalıkların ilgisini çekmedi. Belki de bazı eserlerin değeri, yapıldığı gün değil; zaman karşısında ne kadar dayanabildiğiyle ortaya çıkıyor. Şöhret hızlıdır, değer daha yavaştır; şöhret kalabalık ister, değer bazen tek bir insanın sessizce fark etmesiyle bile başlayabilir.Bir heykelin karşısında dururken bütün bunları düşünmek mümkün. Taşa bakıyoruz ama aslında daha çok kendimize bakıyoruz. Kendi hayatımızda kaç kez başkalarının elindeki çekiçle şekillendiğimizi, kaç kez kendi elimizle kendimizden parçalar kopardığımızı düşünüyoruz. Hangisi bizi güzelleştirdi, hangisi bizi biz olmaktan çıkardı, bilmiyorum. Belki insanın bütün iç sıkıntısı burada: Ne kadar yontulacağına, nerede duracağına ve hangi parçalarını koruyacağına kendisinin karar verebilmesi. Rodin’in o uyarısını akılda tutmak lazım belki de: “Aşırı dokunuş, ruhu öldürür.” Çünkü her darbe bizi daha iyi yapmaz; bazen fazla yontulmuş bir taş, artık kendisi olmaktan çıkar. Ve belki gerçek ustalık, yalnızca ne açıdan vuracağını bilmek değildir; asıl ustalık, ne zaman vurmaktan vazgeçeceğini bilmektir.

begendim
0
Begendim
bayildim
1
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar