
Gazetecilik, çoğu zaman bir meslek olarak tanımlanır. Oysa bu tanım, gazeteciliğin taşıdığı anlamı ve sorumluluğu anlatmakta yetersiz kalır. Çünkü gazetecilik yalnızca haber yazmak, kamera karşısına geçmek ya da sosyal medyada içerik üretip bilgi paylaşmak değildir. Gazetecilik, toplum adına gerçeğin peşinden gitme mesuliyetinin bilincinde olmaktır.
Bugün sıkça kullandığımız "gazeteci" kavramının içi ne yazık ki eskisi kadar dolu değil. Bir basın kartına sahip olmak, bir internet sitesinde içerik üretmek ya da bir kurum adına açıklamalar yapmak, tek başına gazeteci olmak anlamına gelmiyor. Gazeteci dediğimiz kişi; olayları araştıran, doğrulayan, sorgulayan ve kamu yararını her şeyin üzerinde tutan kişidir. Gazetecinin sadakati bir siyasi görüşe, bir sermaye grubuna ya da bir ideolojiye değil; gerçeğe olmalıdır.
PEKİ TÜRKİYE'DE GAZETECİLİK MESLEĞİNİN ALTI NASIL BOŞALDI?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Dijitalleşmenin getirdiği hız baskısı, medya kuruluşlarının ekonomik sorunları, kutuplaşan siyasi iklim ve sosyal medyanın kontrolsüz bilgi akışı bu süreci hızlandıran temel etkenler arasında yer alıyor. Haberden çok etkileşimin önemsendiği bir dönemde yaşıyoruz. Doğruluk yerine hızın, araştırma yerine yorumun, saha haberciliği yerine masa başı değerlendirmelerin öne çıkması mesleğin niteliğini zedeledi.
Daha da önemlisi, gazetecilik ile propaganda arasındaki çizgi birçok zaman belirsizleşti. İnsanlar artık habere değil, kendi düşüncelerini doğrulayan içeriklere yöneliyor. Bu durum da gazeteciyi hakikatin peşinden koşan bir aktörden çok, tarafların sözcüsü gibi göstermeye başlıyor. Oysa gazetecilik bir taraf tutma işi değil, gerçeği ortaya çıkarma işidir.
Burada cevaplanması gereken bir başka soru da şudur: Gazeteci mantığıyla mı hareket etmeli, yoksa vicdanının sesini mi dinlemeli?
Aslında iyi gazetecilik bu iki kavramı birbirinden ayırmaz. Mantık, gazeteciye olayları nesnel biçimde değerlendirme becerisi kazandırır. Vicdan ise onu insan hikâyelerine karşı duyarlı kılar. Sadece vicdanla hareket eden gazeteci duygularına yenilebilir; sadece mantıkla hareket eden gazeteci ise insanı görmezden gelen mekanik bir gözlemciye dönüşebilir. Gerçek gazetecilik, akıl ile vicdanın kesiştiği yerde ortaya çıkar.
Bir deprem bölgesinde enkaz başında bekleyen annenin gözyaşını görmek vicdanın işidir. Ancak o gözyaşının nedenlerini araştırmak, ihmalleri ortaya çıkarmak ve kamuoyuna doğru bilgi vermek gazetecilik aklının görevidir. İşte mesleğin özü tam da burada saklıdır.
Belki de bugün gazeteciliğin en fazla ihtiyaç duyduğu şey yeni teknolojiler, daha güçlü ekipmanlar ya da daha yüksek takipçi sayıları değildir. Asıl ihtiyaç, gerçeğe olan bağlılığı yeniden hatırlamaktır. Çünkü gazetecilik, toplumun hafızasını tutan bir meslektir. Hafızasını kaybeden toplumlar nasıl yönlerini kaybederse, gerçeği kaybeden gazetecilik de varlık nedenini kaybeder.
Bu nedenle gazeteci kimdir sorusunun cevabı oldukça nettir: Gazeteci, herkesin baktığı yerde görünmeyeni gören, herkesin sustuğu konuşan ve herkesin kendi gerçeğini anlattığı bir dünyada ortak hakikatin izini süren kişidir.
Yorumlar