Reklam
Reklam

Doğa ve İnsan İlişkisi Üzerine Felsefi Bir Bakış

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Mustafa AKSOY

Eğitimci - Yazar
mustafa.aksoyy@outlook.com

​İnsanoğlunun yeryüzündeki hikâyesi, belki de mağara ağzında durup korkulu gözlerle dışarıdaki fırtınayı izlediği anda başladı. Henüz evrenin işleyişini çözecek, doğa olaylarını açıklayacak araçlara sahip değildik. Bilgimiz yok denecek kadar sınırlı, karşılaştığımız güçlükler ise bizim başa çıkabileceğimizden çok daha büyüktü. Bu yüzden doğanın her hareketine bir anlam vermeye çalıştık.
​Şimşek çaktığında bir tanrının homurdandığını düşündük. Hava karardığında ilahi bir öfkenin üzerimize çöktüğüne inandık. Güneş ve Ay tutulduğunda, bir süreliğine karanlığa gömülen dünyada gerçekleşecek bir kıyamete ya da büyük bir felakete yorduk. Yağmur yağsın, toprak bereketlensin diye dualar ettik, kurbanlar verdik; kuraklığı, fırtınayı, salgını ve ölümü anlamlandırmaya çalıştık. Bizi karanlıktan ve soğuktan koruyan ateşi ise yalnızca ısınma ya da bir şeyler pişirme maksadıyla kullanılan bir araç olarak değil, karşısında saygıyla eğilinen, etrafında bazen dans edilen kutsal bir güç olarak gördük.
​O ilk zamanlarda doğa, insan için hem cömert bir ana hem de öfkelendiğinde insanın karşısında çaresiz kaldığı devasa bir güçtü. Mevsimlerin ritmi, gecenin ve gündüzün değişmez döngüsü, doğum ve ölüm… Hepsi insana haddini hatırlatıyordu.
​Derken bizi bugüne kadar taşıyan o güçlü duygu ağır bastı:
Merak.
​Başımızı kaldırıp karşıdaki dağa baktık ve içimizden o basit ama insanlık tarihini değiştiren soruyu sorduk:
“Dağın ardında ne var?”
​Ufkun sonunu merak ettik. Yollara düştük. Mağaralardan çıktık, nehirlerin kıyılarına yerleştik, toprağı işlemeyi öğrendik. Ateşi kontrol ettik, tekerleği yaptık, gökyüzünü gözlemledik. Sonra yıldırımların gökten fırlatılan mızraklar olmadığını, mevsimlerin tanrıların ruh hâline göre değişmediğini anlamaya başladık.
​Aslında insanın bu büyük merak yürüyüşü, korktuğu şeyleri bir cesaretle incelemeye başlamasıyla hızlandı.
​Doğayı anlamaya başladıkça ondan biraz daha az korktuk. Fakat burada adil olmak gerekiyor: İnsanın doğayı dönüştürme çabası yalnızca kibirden doğmadı. Doğa her zaman şefkatli bir kucak değildi. Vahşi hayvanlar, dondurucu soğuklar, kuraklık, açlık ve hastalıklar karşısında insanın elinde aklından başka pek fazla şeyi yoktu. Nehirlerin önüne set çekmek, barınaklar yapmak, toprağı işlemek, ateşi kullanmak, hastalıkların nedenlerini araştırmak… Bunların hepsi insanın hayatta kalma çabasının parçalarıydı.
​Belki de medeniyet dediğimiz şey, biraz da insanın doğanın karşısında kendisine mütevazı bir sığınak kurma hikâyesiydi. Bu çaba olmasaydı bugün bilimden, sanattan, felsefeden ve medeniyetten söz ediyor olmazdık.
​Ama insanın doğayla kurduğu ilişki bir noktadan sonra değişti.
​Doğayı anlamaya çalışan insan, onu kontrol etmek istedi. Kontrol eden insan ise zamanla sahip olmak istedi. İşte asıl kırılma belki de burada başladı.
​Toprağın etrafına ilk sınırı çizip zamanla aramızdaki bağları koparan katı duvarlar örmeye başladığımız ve “Burası benim.” dediğimiz gün, yalnızca bir araziyi parsellemedik. Kendimizle dünya arasına da aşılması güç, soğuk bir engel koyduk.
​Başlangıçta ihtiyaçlarımızı karşılamak için kullandığımız toprak, zamanla sahip olunacak bir mala dönüşürken, ördüğümüz duvarlar yalnızca mülkiyetimizi korumadı; bizi dışarıdaki dünyadan ve zamanla birbirimizden de uzaklaştırdı. Sonra daha fazlasını istemeye başladık: Daha fazla toprak, daha fazla kaynak, daha fazla güç.
​Rousseau'nun insanın doğadan uzaklaştıkça kendi doğasından da uzaklaşabileceğine ilişkin düşüncesi, bugün dönüp baktığımızda oldukça tanıdık geliyor. Çünkü mesele yalnızca toprağın mülkiyeti değildi. İnsan, sınırların ve duvarların arkasına çekildikçe kendisini de sahip oldukları üzerinden tanımlamaya başladı.
​Sonrası malum.
​Önce yanı başımızdaki komşuyla arazilerimiz için sınır kavgası ettik. Sonra sınırlar büyüdü, şehirler büyüdü, devletler büyüdü. Hırslarımız da onlarla birlikte büyüdü. Sonunda hepimizin aynı çatı altında yaşadığı bu gezegeni haritalar üzerinde bölüp birbirimize karşı amansızca savaşmaya başladık.
​Bir zamanlar karşısında korku ve hayranlıkla durduğumuz yeryüzünü, bu kez ölçtük, biçtik, sınıflandırdık ve paylaştık. Dağların yüksekliğini, nehirlerin debisini, ormanların miktarını, toprağın verimini hesapladık.
​Sonra bir gün, bütün bunların aslında bize ait olmadığını unuttuk.
​Bugün beton duvarların arasında, ekranların ışığının gölgesinde yaşarken hissettiğimiz o tuhaf huzursuzluğun bir nedeni de belki budur. Doğadan uzaklaştıkça yalnızca ağaçlardan, nehirlerden ve topraktan uzaklaşmadık; kendi içsel doğamızdan da biraz uzaklaştık.
​Fakat çözüm, geçmişe dönüp doğanın karşısında yeniden çaresiz kalmak da değil. İnsanın doğayla ilişkisi ya teslimiyet ya da tahakküm arasında sıkışmak zorunda değil.
​Heidegger'in “yeryüzünde ikamet etmek” fikri burada anlam kazanıyor. İkamet etmek, bir yere duvarlar örüp sahip olmakla aynı şey değil. Bir yerde bulunmak, orayı mülk edinmeden de mümkün.
​Belki ihtiyacımız olan şey doğayı “korumak”tan önce, kendimizi doğanın sahibi sanma alışkanlığımızdan vazgeçmek. Çünkü “doğayı koruyalım” derken bile bazen farkında olmadan kendimizi onun üstünde, onu lütfederek koruyan bir güç olarak konumlandırıyoruz. Oysa korunmaya muhtaç olan yalnızca doğa değil; kendi ördüğü duvarların arkasında doğadan kopmuş insanın kendisi.
​Biz doğanın dışında değiliz.
​Toprak ayağımızın altında yalnızca üzerinde binalar yükselttiğimiz bir zemin değil. Su, yalnızca musluktan akan bir madde değil. Ağaç, yalnızca kereste değil. Dağ, yalnızca aşılması veya delinmesi gereken bir engel değil.
​Ve belki insan da yalnızca tüketen, üreten, sahip olan bir canlı değil.
​İnsanın doğayla kavgası, biraz da kendi varlığıyla kavgası.
​Belki bu yüzden yeniden o ilk soruyu hatırlamamız gerekiyor:
“Dağın ardında ne var?”
​Çünkü o soruda henüz sahip olma arzusu, parselleme hırsı ve örülecek duvarlar yoktu. Yalnızca sade bir merak vardı. İnsan dağların ardını merak ettiği sürece dünyaya doğru yürüdü. Fakat bir noktadan sonra dağların ardını keşfetmekten çok, keşfettiği her yere aşılmaz duvarlar örmeye başladı.
​Belki şimdi ihtiyacımız olan, o duvarları tamamen yok etmek değil; onları nerede, neden ve ne kadar yüksek ördüğümüzü hatırlamak.
​Ne doğanın kölesi olmak ne de onun efendisi... Sadece aynı dünyanın içinde, ona ait olduğumuzu unutmadan yaşayabilmek.
​Çünkü belki de insanlığın önündeki en büyük keşif, dağın ardında ne olduğunu bulmak değil; dağın da bizim kadar bu dünyanın parçası olduğunu yeniden hatırlamaktır.

begendim
0
Begendim
bayildim
1
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar