Bu ülkede yaşarken insanın zihnine takılan bazı sorular var; öyle kolayca geçip gitmiyor. Ben de son zamanlarda kendime şu soruyu sormadan edemiyorum: Kendi evinde olup biteni göremeyen, çocuğuna söz geçiremeyen birinin koskoca bir makamı taşıması gerçekten mümkün mü?
Düşünüyorum… Bir vali… Bir istihbaratçı… Devletin en kritik noktalarında görev yapan insanlar. Ama aynı kişi, kendi evladının hayatından, yaşadıklarından, kim olduğundan bihaber. Şimdi ben sormak zorundayım: Gözünün önünde olup biteni fark edemeyen bir zihin, bu ülkenin güvenliğine dair neyi doğru okuyabilir?
Benim meselem kimsenin özel hayatı değil. Kim nasıl yaşar, bu onun tercihidir. Ama benim sorguladığım şey çok daha temel bir mesele: İnsanın en yakınına bile yabancı olduğu bir durumda, toplumun tamamına dair sağlıklı kararlar alabilmesi ne kadar mümkün?
Asıl düşündüren taraf ise şu: Eğer o olay hiç ortaya çıkmasaydı, bugün bambaşka bir tabloyu konuşuyor olabilirdik. Belki de toplumun canını yakan birçok suçlu gibi, cezaevinden görüntülü görüşmelerle mesajlar veren, kendini “ağır abi” gibi pazarlayan bir figürle karşı karşıya kalacaktık.
Çünkü artık bu ülkede insanlar şunu yüksek sesle konuşuyor: İşlenen suç ne kadar ağır olursa olsun, verilen cezaların caydırıcılığı tartışmalı. Adalet duygusu ciddi şekilde zedelenmiş durumda. Ve bu zedelenme, toplumun bir kesimini her geçen gün daha sert bir soruya götürüyor:
“İdam şart mı?”
Ben bu soruya doğrudan bir cevap vermekten yana değilim. Asıl üzerinde durulması gerekenin bu sorunun kendisi olduğunu düşünüyorum. Neden insanlar bu noktaya geldi? Neden adalete olan güven bu kadar sarsıldı?
Çünkü bana göre bir ülkede asıl tehlike, suçun artması değil; insanların adalete olan inancını kaybetmesidir. O güven bir kez zedelendi mi, geriye kalan her şey tartışmalı hale gelir. Ve biz bugün tam da bu kırılma noktasının içinden geçiyoruz.
Yorumlar