
21. yüzyılın bu baş döndürücü hızında, çocukların ekranlardan başını kaldırıp kitap sayfalarına yönelmesini istemek çoğu zaman zor bir beklenti gibi görünüyor. Telefonlar, tabletler ve bitmeyen dijital içerikler arasında kitap, kimi zaman sessiz bir köşede unutulmuş bir dost gibi duruyor.
Ama yine de içimizde aynı temenni var: Çocuklar okusun, kitapla bir bağ kursun, kelimelerin dünyasında kendine bir alan açsın.
Fakat bu iş, “Hadi kitabını al da oku” demekle olmuyor. Çünkü çocuklar kitapla kurdukları ilişkiyi nasihatlerden değil, içinde bulundukları hayatın kendisinden öğreniyor.
Çocuk Söylenene Değil, Gördüğüne İnanır
Çocuk, büyük ölçüde gözlemle öğrenir. Söylenenden çok gördüğünü içselleştirir.
Kanadalı psikolog Albert Bandura bu durumu “gözlem yoluyla öğrenme” kavramıyla açıklar. Çocuk, çevresindeki davranışları model alır ve kendi davranış dünyasını buna göre şekillendirir.
Bu nedenle evde sürekli ekran karşısında vakit geçirilen bir ortamda çocuğa yalnızca sözle “kitap oku” demek çoğu zaman karşılık bulmaz. Çünkü çocuk, sözcüklerden çok yaşamın akışını örnek alır.
Bu noktada büyük hedeflerden çok küçük ama tutarlı örnekler önemlidir. Evde zaman zaman herkesin kendi kitabına döndüğü kısa okuma anları, çocuğun zihninde güçlü bir iz bırakır.
Asıl Mesele: Evdeki Atmosfer
Kitap alışkanlığı yalnızca kitap sayısıyla ya da evdeki raflarla ilgili değildir. Daha derinde, evin genel atmosferiyle ilgilidir.
İngiliz psikiyatrist John Bowlby’nin ortaya koyduğu bağlanma kuramı, çocuğun dünyayı keşfetme isteğinin güven duygusuyla doğrudan ilişkili olduğunu vurgular. Çocuk kendini güvende hissettiği ölçüde öğrenmeye ve yeni deneyimlere daha açık hale gelir.
Gelişim psikoloğu Urie Bronfenbrenner de çocuğun gelişiminin tek bir faktörle açıklanamayacağını, aile ortamı başta olmak üzere içinde bulunduğu tüm çevresel yapıların etkili olduğunu söyler.
Bu nedenle evdeki iletişim dili, huzur seviyesi ve ilişkilerin niteliği, çocuğun öğrenme yaklaşımını doğrudan etkiler. Kitap okuma alışkanlığı da bu iklimin içinde ya güçlenir ya da zayıflar.
Okumak Bir Görev Değil, Bir Paylaşım Alanıdır
Çocuklarla kitap ilişkisi erken yaşlarda başlar ama nasıl başladığı çok belirleyicidir.
Bir çocuğa kitap okurken sadece metni seslendirmek yerine birlikte düşünmek, sorular sormak ve hikâyeyi konuşmak bu süreci bir ödev olmaktan çıkarır.
“Burada ne olmuş olabilir?” ya da “Sence bu karakter ne hissediyor?” gibi küçük sorular bile kitabı ortak bir deneyime dönüştürür.
Zamanla çocuk kitapla yalnız kaldığında bile o ilişkiyi sürdürebilir. Çünkü kitap onun zihninde bir görev değil, keşif alanı haline gelir.
Çocuğun Seçmesine İzin Vermek
Bir diğer önemli konu seçim hakkıdır.
Yetişkinler çoğu zaman “doğru kitap” üzerinden hareket eder. Oysa çocuk için önemli olan, kendi ilgisiyle buluşabilmesidir.
Bazen bir çizgi roman, bazen bir futbol dergisi, bazen de kısa bir hikâye… Bunların her biri çocuğun kitapla bağ kurmasına aracılık edebilir.
Önemli olan başlangıçtır. Çocuk kendi seçtiği metinle bağ kurduğunda okuma davranışı daha doğal ve kalıcı hale gelir.
Hayatın İçinden Bir Başlangıç
Bazen kitapla kurulan ilişki büyük kararlarla değil, hayatın açtığı küçük boşluklarla başlar.
Yıllar önce, benim için de buna benzer bir dönem olmuştu. Bir süre kütüphane ortamında bulunmak durumunda kalmıştım. İlk başta bu durum bana yalnızca bir bekleme alanı gibi görünüyordu.
Zamanla o sessizliğin içinde kitaplarla daha fazla temas etmeye başladım. Okuma alışkanlığımın başlangıcı, bir kitap sevgisinden çok, bu boşluğu doldurma ihtiyacına dayanıyordu.
Ama geriye dönüp baktığımda şunu daha net görüyorum: Kitapla temas her zaman bilinçli bir tercihle başlamaz; bazen insanı kitaba götüren şey, hayatın kendisidir.
Zorla Olmaz
Kitap okuma alışkanlığı çoğu zaman faydaları üzerinden anlatılır.
Elbette kitap kelime dağarcığını geliştirir, düşünmeyi derinleştirir ve hayal gücünü besler. Ancak çocuk bunları düşünerek kitap okumaz.
O, hikâyenin içindeki merakın, duygunun ve akışın peşinden gider.
Bu nedenle kitapla kurulan ilişki ancak doğal bir ortamda kalıcı hale gelir.
Son Söz
Kitap okuma alışkanlığının tek bir formülü yok.
Ama çoğu zaman aynı noktaya çıkar: Çocuklar söyleneni değil, yaşananı öğrenir.
Ebeveynlerin ve evin genel atmosferinin kitapla kurduğu ilişki, çocuğun da yolunu belirler.
Bu yüzden mesele çocuğa kitap okutmak değil, kitabın evin doğal bir parçası olduğu bir yaşam alanı kurabilmektir.
Çünkü bir çocuğa bırakılabilecek en kalıcı miras, sadece kitaplar değil; kitapla doğal bir ilişki kurabilen bir evin atmosferidir.
Yorumlar