Eğitimci - Yazar
mustafa.aksoyy@outlook.com
Hadi gelin bugün biraz dertleşelim. Aydın denince zihnimizde hangi imgeler beliriyor?
Bazen bazı sözcükleri o kadar rahat, o kadar zahmetsizce harcıyoruz ki üzerine iki dakika bile oturup düşünmeye gerek duymuyoruz. Üniversiteyi bitirip alanında üç beş çalışma yapan ya da yapıyormuş gibi görünen, toplumdaki sorunlar hakkında çözümler üreten, bir şeyleri keşfeden ya da icat eden herkese anında "aydın" sıfatını yapıştırıyoruz. Kütüphane önünde kahvesiyle, kemik gözlüğü ve fuları ile havalı bir sosyal medya pozu veren birini görsek, sanki o kütüphanedeki bütün külliyatı yalayıp yutmuş gibi yargı dağıttığında peşin peşin "entelektüel" etiketini yapıştırıyoruz.
"Yok ya, biz o kadar da sığ değiliz biz de deriniz" dediğinizi duyar gibiyim. Ama itiraf edelim; insanın CV'sine bir diploma ekleyince ya da diline iki tumturaklı ,söylenişi şatafatlı kavram dolanınca hayatın tüm sırrını çözmüş edaları ile rollenmesi az rastladığımız bir durum mu ? İnsan izlerken bıyık altından sırıtsa da kabul etmemiz gereken sade bir gerçek var: Biz bu kavramları birbiriyle azıcık karıştırıyoruz gibi.
İşin içine havalı, yabancı kelimeler girince insanların bunu ulaşılmaz ya da fazla akademik bir mesele sanması - ki bu hızlı göz korkma durumu bende de mevcut olmasına rağmen - canımı epey sıkıyor. Peki ama kelimelerin köklerine insek bu tabirleri pekala anlaşılır kılmaz mıyız ? Gelin şu iki kavramı birlikte özenle bir elekten geçirelim: Entelektüel ve aydın.
"Peki nedir bunların olayı?" diye soracaksanız, dilim döndüğünce sürçülisan etmemeye çalışarak anlatayım. Entelektüel dediğimiz kelime Batı dillerindeki intelligence yani zeka, zihin ve beynin kavrama kapasitesiyle aynı kökten geliyor; Latince intellectus sözcüğüne dayanıyor. Yani en sade haliyle "zihnini çalıştıran, akıl yürüten, dünyayı olduğu gibi kavrayan insan" demek oluyor. İşi daha çok bilgiyle, uzmanlıkla ve soyut düşünce ile olur. Dünyanın her yerinde geçerli olabilecek küresel bir formül oluşturmanın derdindedir.
Peki ya bizim Türkçe aydın dediğimiz, eskilerin münevver dediği insan? Tam bu noktada durup düşünelim, yine köklerden ele alalım. Münevver, Arapça nur kökünden gelir; "ışıklandırılmış, nurlandırılmış" demektir. Öz Türkçe bir kelime olan aydın da zihni açık, etrafını aydınlatan, karanlığa ışık tutan insanı tarif eder.
Aradaki o ince ama devasa farkı biraz olsun tarif edebilmişimdir umarım. Aydın olmak salt bilmekle, bilgi ile sınırlı mıdır? Tanımlara göre bu sorunun cevabı kesinlikle hayır. Aydın sadece zihnini çalıştırıp bilmekle kalmaz; o bilginin, o ışığın toplumsal yükünü ve vicdani sorumluluğunu da sırtında taşır. Entelektüellik zihinsel bir kapasiteyse, aydın olmak ahlaki ve vicdani bir duruştur. Biri dünyayı soğuk bir laboratuvar gibi anlamaya çalışırken, diğeri anladığı gerçeği kendi insanının bulunduğu toplumun acısıyla, bilinciyle harmanlayıp yoğurur.
"'İyi de kardeşim, bunun somut karşılığı kimdir ,kimlerdir?" Dediğinizi varsayıyorum. Haydi meseleyi ete kemiğe büründürmeye çalışalım. Bugün ekranlarda ya da kitaplarda sıkça gördüğümüz Celal Şengör son derece net bir entelektüel figürdür. Jeolojiden tarihe, felsefeden sanata derin bir bilgi birikimi vardır; inceler, analiz eder, dünyayı zihinsel bir harita gibi önüne serer. Ancak onun durduğu yer bilimin, bilginin ve teorinin tarafsız ve mesafeli alanıdır.
Buna karşılık Mehmet Akif Ersoy tam anlamıyla bir aydın, yani münevver örneğidir. Size soruyorum; Akif dönemin bürokrasisini, edebiyatını, ilmini, gerçeğini bilmiyor muydu? Çok iyi biliyordu. Ancak o, zihnindeki ışığı pırlanta bir takı gibi kendine saklamadi. Halkının yoksulluğunu, cehaletini, savaş sancısını dize dize bizzat yaşadı ve o karanlığa ışık tutmaya çalıştı. Entelektüel dünyayı uzaktan izlerken, aydın o dünyanın ve kendi insanının yangınında bizzat yanmayı seçer. Buraya kadar kafalarımız berraklaşmıştır diye umarak devam ediyorum.
Bir de kulaklara biraz ağır gelen, havalı bir kelimemiz daha var tabii: Entelijansiya.Fonetik olarak biraz kulak tırmalıyor ne yalan söyleyeyim ama anlamı oldulça basit: Bir toplumun aklı, vicdanı ve fikir üreten lokomotif kesimi; daha argo tabir ile beyin takımı diyebiliriz. Yani o toplumun mürekkep yalamış, kültür hayatına yön veren aydınları... Sanatçılar, bilim insanları, filozofları bu kavramın içinde buluruz. Eğer bir ülkenin entelijansiyası kendi toprağıyla, insanıyla, kültürel normlarıyla kısacası bir bütün olarak gerçekleri ile bağını koparmamışsa o toplumun temelleri öyle kolay kolay sarsılmaz. Ancak o okumuş kesim kendi insanına yukarıdan bakmaya, kendi değerlerini küçümsemeye hatta bazen alenen aşağılamaya başladığında ne olur? Orada ipler kopar.
Bizim okumuşların kendi insanına yabancılaşması meselesinde Cemil Meriç'i anımsamamak ayıp olurdu. Meriç, Türk aydınının en büyük trajedisini anlatırken sık sık "oryantalist"leşmekten bahseder. Oryantalizm de ne ola ki? En sade tanımıyla Doğu toplumlarını ve insanını Batı'nın bakış açısından inceleyen, Doğu'ya üstenci bakan yaklaşımdır. Fakat asıl üzücü ve ilginç olan, bir Batılının Doğu'ya bakması değil, insanın kendi ülkesine ve kendi halkına kendini onlardan başka bir noktaya koyup dışarıdan bakmaya başlamasıdır. Bir Türk aydınının kendi tarihine ve değerlerine sanki ecnebi bir araştırmacıymış gibi küçümseyerek bakması. Bundan daha üzücü ve dramatik bir yabancılaşma olur mu? Meriç, bu köksüzleşmeyi anlatırken sille gibi bir tespitte bulunur: “Olimpos dağının çocukları, Hira dağının evlatlarını hiçbir zaman anlayamayacaklardır.”
Meriç, Batı'nın düşüncelerini sorgusuz sualsiz hiçbir kültürel ve geleneksel süzgeçten geçirmeden ithal edip kendi toplumuna Fransız kalan bu kesimi deyimi yerindeyse kalaylarken lafını hiç esirgemez ve o unutulmaz bir başka enfes tespitini yapıştırır: “İzm'ler idrakimize giydirilen deli gömlekleridir.”
Ne yalın, ne ağır bir tespit değil mi? Komünizm, faşizm, liberalizm, kapitalizm, anarşizm gibi sonu bir türlü gelmeyen başka bir “izm”. Kendi zihnimizi bir kalıba hapsedip kendimizi tanımlarken yine bir "izm" ile ifade edip sonra da özgür düşündüğümüz yanılgısına düşüyoruz. Çünkü yine Meriç'in ifadesiyle, “Taraf tutmak, düşüncenin felcidir.” Bir tarafa körü körüne kapılan zihin, artık gerçeği değil sadece kendi tarafını ya da dahil olduğu "izm" in sahip olduğu genel kanıyı savunmaya başlar. Bir düşünceyi savunmak başka, o düşüncenin içine hapsolmak, bağnaz bir bakışla fanatikçe savunmak bambaşka. İşte gerçek aydın tam burada ortaya çıkıyor: Kendi fikrini savunabilecek ama gerektiğinde yıllarca oluşturduğu alametifarikası olan kendi fikrinden de şüphe edebilecek insan.
Peki dostlar, meselenin tam özüne inmek için Platon'un o meşhur Mağara Alegorisi'ne de bodoslama dalmasak mı?
Platon insanları yeraltındaki karanlık bir mağarada betimler. Bu insanlar çocukluktan beri ayaklarından ve boyunlarından zincirlenmiştir; yalnızca karşılarındaki taş duvarı görürler. Arkalarında bir ateş yanmaktadır ve ateşle insanlar arasından birtakım heykeller, nesneler taşınır. Mağaradakiler ise yalnızca duvara vuran gölgeleri görürler. Hayatları boyunca gerçek olan tek şeyin o gölgeler olduğunu sanırlar; çünkü başka hiçbir şey görmemişlerdir ki!
Sonra bu mahkumlardan biri zincirlerini kırar. Ayağa kalkar, arkasını döner ve ateşi görür; gözleri kamaşır. Mağaradan dışarı, yeryüzüne çıkar. Güneş ışığı ilk başta gözlerini öyle çok acıtır ki hiçbir şeyi göremez; çünkü ömrü karanlıkta geçmiştir. Zamanla gözleri ışığa adapte olur. Ağaçları, gökyüzünü ve en sonunda her şeyi aydınlatan Güneş'i görür. Ve anlar ki o güne kadar duvarlarda gördüğü şeyler sadece nesnelerin yalnızca gölgelerinden ibaret.
Hikâye burada bitseydi, bu sadece bireysel bir aydınlanma ve kurtuluş olurdu. Ama aydın meselesini asıl çetin hale getiren bölüm bundan sonra başlar: O adam, gördüğü ışığı kendine saklamaz tabii. Tekrar o karanlık mağaraya, o zincirli insanların yanına döner. Amacı onları uyandırmaktır.
Fakat mağaraya geri döndüğünde gözleri karanlığa yeniden uyum sağlayamadığı için düşe kalka zorlanarak yürür. İçeridekiler ona bakar ve “Dışarı çıktın da ne oldu, bak gözlerin bozulmuş!” diye alaya alırlar. Adam onlara duvardaki gölgelerin yalan olduğunu anlatmaya çalıştıkça mağaradakiler homurdanır hep bir ağızdan: “Biz yıllardır bunu görüyoruz.Gerçek olan da bu.Sen kendini bizden üstün mü sanıyorsun?” derler. Hatta onları zincirlerinden kurtarmaya kalksa da , rahatlarını bozduğu için adama düşman bile olurlar.
Şimdi durup düşünelim; aydın olmanın trajedisi tam olarak burada değil mi? Mağaradan çıkıp ışığı bulmak zordur, evet; ama o ışığı gördükten sonra tekrar karanlık mağaraya dönüp zincirlerine alışmış insanlara gölgelerin yalan olduğunu anlatmaya çalışmak tam bir kabustur.
"'Tamam da bunun günümüzle, bizimle ilgisi ne?' dediğinizi duyar gibiyim." Bugün o taş duvarlı Platon mağaralarını uzaklarda aramaya gerek yok. Cebimizdeki telefonlar, elimizdeki ekranlar, yeterince hakim olmadan kapıldığımız "izm"ler, üzerine düşünüp objektif bakamadığımız gelenekler hepsi bizim yeni mağaralarımız değil mi? Sosyal medya akışlarında bize neye kızıp kimi seveceğimizi, hangi konuda ne düşüneceğimizi dikte eden sayısız dijital gölgeyle kuşatılmış durumdayız. Çoğunluğun tekrarladığı yalanları eğer o çoğunluğa mensupsak katıksız gerçek sanıyor, kendi mağaramızın konforunda oturup gölgeleri kesip gerçeklerden konuşmaya kalkıyoruz.
Üstelik yeni mağaramızın zincirleri eskisi kadar görünür de değil. Bizi kimse zorla bağlamıyor; kendi isteğimizle bakıyor, kendi isteğimizle kaydırıyor, kendi isteğimiz ile ideolojileri fikirleri kendi benliğimiz kabul ediyoruz. Sonra da "özgürce" düşündüğümüzü sanıyoruz, şaka gibi.
İşte aydın olmak; herkesin o ekranlardaki gölgelere bakıp aynı ezberi tekrarladığı yerde durup, “Bir dakika, buradaki gerçeklikte bir illüzyon, bir gölge oyunu olabilir mi?” diyebilme cesaretidir.
Bu, sırf aykırı görünmek için muhalefet yapmak mıdır? Elbette hayır. Bazen toplumun önünde göğsünü gere gere “Bilmiyorum, Bu konuda herhangi bir fikrim yok” diyebilmektir. Hatta bundan da zoru; kendi zihninin mahkemesinde “Ben yanılmışım” diyebilme erdemini, mütevazılığını göstermektir.
Demem o ki; aydın olmak bütün soruların cevabına sahip olmak değildir. Aydın olmak, ruhunda ve zihninde daha dürüst sorular taşıyabilmektir.
Çünkü insan kendi içindeki karanlığı görmeden eline bir fener aldığında, etrafı aydınlattığını sanırken ruhu ve karanlığı o elindeki fenere sirayet eder ve sonrasında bilinçli bir şekilde yapmasa dahi sadece daha büyük gölgeler yaratmaktan öteye geçemez.
Yorumlar